Yeni Zelanda saldırılarının düşündürdükleri

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yeni Zelanda’da yaşanan elim ve trajik saldırı nedeniyle yaşamlarını yitiren kurbanları saygıyla anarak başlamak istiyorum bu yazıya. Onlarca insanın ibadet ettikleri sırada bir fanatik tarafından gerçekleştirilen korkunç bir saldırı sonucu katledilmesi, dünyanın geldiği noktayı gözler önüne sermesi bakımından düşündürücü, hatta uyarıcıdır. Nefret nefreti doğuruyor. Tüm insanlığın en önemli ortaklığı, şiddete, nefrete, dışlamaya karşı mücadele olmalı. İnsanların, inançları ne olursa olsun, ne öldürmeye ya da şiddet uygulamaya hakkı vardır. Ve insanlar, gerekçesi ne olursa olsun, öldürmenin veya şiddetin meşruiyeti yoktur.

İnanma hakkı, inanmama hakkı, ibadet etme hakkı, ibadet etmeme hakkı, insan haklarının özünü oluşturuyor. Din özgürlüğü, her türlü dine inanan insanın birbirine eşit olmasıdır. Bu eşitlik, ilkesel bir eşitliktir. İnananı da inanmayanı da birbirine eşitlerken, bir toplumsal konsensüs oluşturur. İnsanlar birbirinden farklı düşünebilir ve inanabilir. İnançlar, insan kimliğinin önemli bir temel taşıdır. İnanç temelinde yapılan ayrımcılıklar büyük acılara mal oldu tarihte. Görüldüğü üzere insanlık hala tarihten gerek dersleri çıkarmamış olmalı ki, hala Christchurch saldırısı gibi korkunç hadiseler yaşanmakta. Birbiriyle kardeş olan büyük insanlık ailesinin üyeleri, dindarlıktan farklı olan bir “dincilikle” radikalleştirilmekte, adeta yok etmeye programlanan canavarlar haline getirilmekte. Şiddeti uygulayan her kim olursa olsun, sonuç değişmiyor. Kurbanların Müslüman, Hristiyan, Yahudi, deist, ateist veya başka dinlerden olan biri olması, çekilen acıları daha farklı temellerle ele almamızı gerektirmiyor. Olan aynıdır. Kurbanın kimliğine bakmaksızın, şiddet kurbanı olan insanlarla dayanışmak, onlara destek vermek, yaraları sarmaya gayret etmek, bugün her zaman olduğundan çok daha önemlidir.

Bakın burada bu saldırı vesilesiyle bazı noktaları açıklamakta yarar var. Öncelikle, dini inançlar iyiliğe vesile olabilecekleri gibi kötülüğe de vesile olabiliyorlar. Çünkü her insan yapısı sosyal kurum gibi, dinler de tek başına bir anlam ifade etmiyorlar. Merkezlerindeki insan öğesi, dinlerin sosyolojik formatını belirliyor. Dinler insanı iyiliğe, doğruya, güzelliğe, erdeme, saygıya yönlendirirken; iyi, doğru, güzel, erdemli ve saygılı insanlar sosyolojik anlamda daha iyi “dinler oluşturuyorlar”. Biraz yumurta ve tavuk hikâyesi gibi, birbirini yeniden üreten yapılardan söz ediyoruz. Bu bakımdan ele alındığında, son yıllarda Ortadoğu coğrafyasında yaşanan korkunç sosyal çöküş, birçok sorunu tetikledi. Özellikle İslam adına yapılan bazı uygulamalar, kafa kesmeler, binalardan insan atmalar, insan yakmalar, genç kızları ve kadınları köle yapmalar, işkenceler ve diğer korkunç uygulamalar, hem Ortadoğu’da hem de dünyanın diğer bölgelerinde İslam algısına büyük zarar verdi. Bunu gizlemek, söylemekten çekinmek, görmezden gelmeye gayret etmek yararsız. Devekuşu gibi başımızı kuma gömmeğe gerek yok. Bu olumsuz imaj, iç dinamiklerle izah edilmek durumundadır. Dış güçlerin oyunu türü bakış açılarından yorulduk, bıktık, usandık. Dış güçlerin oyunu kuramına göre bile, ortada sakat bir sosyal yapı olması lazım ki, oyun başarılı olsun. Kendi içlerinde zafiyet üretmeyen yapılara dışarıdan müdahale üretilemez.

O halde ne yapmalı?

Öncelikle yapılması gereken, sorunlarla yüzleşmektir. Bugün itibarıyla İslam dünyası, insan hak ve özgürlükleri, cinsiyetler arası eşitlik, okuma-yazma oranları, yüksek eğitim oranları, kadının ekonomideki rolü, aile içi şiddet, çocuk evliliği, poligami, kabilecilik gibi birçok sorunla boğuşuyor. Ve işin esası şu ki, tüm bu alanlarda dünya ortalamasının çok gerisinde, en alt sıralarda yer alıyor. Bu sorunlar, 21. yüzyıl sorunları değildir! Dünyanın önemli bir bölümü, bu tür sorunları 20. yüzyıl bitmeden çözdü. Çözemeyenler de çözme iradesiyle ilerlemekte. Ancak hayal kırıklığı yaratan şu ki İslam coğrafyasında bu tür sorunları bırakın çözmeyi, hala kültürel göreceli bir bakış açısıyla “acaba bu sorunlar bizim sorunlarımız mı?” ile “bu değerler bizim değerlerimiz değil” arasında bir yerde. Suudi Arabistan’da evinden çıkmak için eşinin, babasının ya da erkek kardeşinin iznine ihtiyaç duyan bir kadın, bugünün dünyasında nasıl bir İslam imajı oluşturuyor? Afganistan’da kız çocuklarının okumasına karşı çıkıp okuyanlara saldıran anlayış nasıl bir İslam imajı oluşturuyor? Afrika’da yaygınlaşan Boko Haram’ın “books are haram” (kitaplar haramdır) anlamına geldiğini, bu örgütün Kur’an dışında tüm kitapları yasakladığını biliyor musunuz? El Kaide’nin Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırısını hala “bazı Batılı odakların tezgâhı” diye algılayan bir komplocu anlayış hem Ortadoğu Müslüman toplumlarında, hem de Türkiyelilerde çok yaygın. IŞİD yıllarca kadın sattı kendi bölgesinde. Bunu Kuran ve hadis kitaplarıyla meşrulaştırdı. Neden karşısında güçlü bir ana akım Müslüman ittifakı oluşmadı? Neden köleliğin ve cariyeliğin geçtiği ayetler ve bunların açıklamalarının bulunduğu kaynaklar taranarak, daha farklı yorumlar ortaya konmadı?

Yeni Zelanda’daki saldırı sonrasında okuduğum bazı yorumlar, Müslümanların bu olaydan hareketle nasıl genellemeler yaptıklarını açıkça ortaya koyuyor. Müslümanların genel algısı, Batı’da bir Müslüman karşıtlığı olduğu yönünde. “Müslümanlara saldıran Batılılar” diskuru üzerinden bir okuma yapılıyor. Elbette ki Zeni Zelanda saldırısı korkunç bir olaydır! Elbette ki bir patolojik dini-ırkçı ideolojiye yaslanmaktadır. Ve elbette ki bunun üzerine gidilmelidir. Ama! Bir ama var! O da şudur. Bakın, son on yılda Müslümanlar tarafından, İslam dini adına gerçekleştirilen terör saldırılarında ve IŞİD’in yaptığı hunharca ve barbarca “cezalandırma yöntemlerinde” hayatını kaybeden veya yaralanan, sakat kalan, psikolojik travma yaşayan büyük kitleler var. El Kaide İkiz Kuleler saldırıları dışında onlarca saldırı yaptı ve yüzlerce sivilin ölümüne ve yaralanmasına neden oldu. IŞİD tarafından yüzlerce kafa kesme olayı gerçekleşti. Suudi Arabistan ve bazı diğer ülkeler, Şeriat hukuku referansıyla bu tür idamları sistematik olarak uyguluyor. Birçok Müslüman ülkede Kuran ve Sünnet temelinde kırbaçlama ve uzuv kesme gibi cezalar uygulanıyor. Batılı çok sayıda asker ve sivil, Suriye ve Irak’ta İslami kimlikli gruplarca kafaları kesilerek idam edildi. İki Türk askeri IŞİD tarafından yakılarak vahşice katledildi. Binlerce Ezidi, Kürt, Hristiyan ve siyasi olarak IŞİD’e muhalif görünen Suriyeli kadın tecavüze uğradı, zorla evlenmek durumunda kaldı, öldürüldü. Endonezya’dan Fas’a, tüm İslam coğrafyasında bu tür barbarca eylemler meydana geldi. Afrika’da Müslümanlar arasında bu tür cihatçı ve selefi akımlar çok ciddi hızla artıyor. Aynı durum Orta Asya ve Kafkasya Sovyet ardılı coğrafyalarında da gözlemleniyor. Bunlar gerçekler. Acı gerçekler.

Patolojik sosyopat figürler

Şimdi, biz Norveç ve Yeni Zelanda örneklerinden genellemeler devşiriyor, bunu külliyen Müslüman olmayanların Müslümanlara saldırısı olarak algılıyoruz. Oysa kendi Müslüman ülke ve toplumlarımız bize zulmetmeye başladığında, Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyalara sığınmayı seçmiyoruz. Çünkü oradaki hukuka da, yönetimlere de, toplumların kabul etme performansına da güvenmiyoruz. Körfez ülkelerinde çalışan Müslüman işçiler (Türkler, Pakistanlılar, Bangladeşliler, Hint Müslümanları vs.) nasıl bir statüye sahipler, merak edenler bir araştırsın. Bir de şu denklemi kuralım. Hangi toplum olursa olsun, mutlaka ana akım toplumsal etikten kopuk bazı patolojik sosyopat figürler oluyor. Bunlar, en demokrat toplumlarda da olur, en gelişmemiş hukuk sistemlerinde de. Esas mesele ise ana akım damar, nasıl bir diskura, anlayışa, kültüre sahip. Bu konuda yine çuvaldızı başkalarına, iğneyi ise kendimize batırmakta yarar var. Ama iğneyle başlayalım.

İslami toplumlarda İslam dışı İbrahimi dinlerin mensuplarına da, başka dinlerin mensuplarına da, dinsizlere karşı da inanılmaz ciddi boyutlarda bir nefret var. Bakın, Batı’da cami-cemaat oluşturmak serbest. Oysa Türkiye gibi lafta seküler devletler de dâhil olmak üzere, İslam ülkelerinde kendi dini dışındaki gruplara-cemaatlere karşı çok ciddi kısıtlamalar, insan hakları ihlalleri var. Birçok İslam ülkesinde kadim Hristiyan ve Yahudi topluluklarına karşı soykırım yapıldı. Halen de devam ediyor! Mısır ve Türkiye’de Kıptiler ve Süryaniler mesela! Güncel misyonerlik çalışmaları kimi zaman cinayete varacak şiddet kullanılarak yıldırma taktikleriyle engelleniyor. Oysa demokratik Batılı ülkelerde Müslümanlar din özgürlüğünden sonuna dek yararlanabiliyor. Her yerde İslam tebliğinde bulunabiliyor. Yalan mı? Hatta çoğu Batılı ülkede o ülkenin vergi gelirlerinden kaynaklanan fonlardan yardım-destek bile alabiliyorlar. Aynı durumun İslam coğrafyalarındaki durumu bir kenara, Hristiyanlık tebliğ eden din adamlarına yapılanları kendi ülkemiz örneğinde dahi görmedik mi? Malatya’da olanlar, Rahip Tilmann Geske, Necati Aydın ve Uğur Yüksel katledildi. Trabzon’da Rahip Andrea Santoro katledildi. Nave Şalom sinagogunda yaşanan katliam unutulmadı. Bunun gibi binlerce saldırı diğer İslam ülkelerinde gerçekleşti. Çoğu ülkede Hristiyan ve Yahudilere, deist ve ateistlere uygulanan baskılar, alelade günlük olaylar! Evet, evimizin içinde durum budur! İlgilenilmesi gereken durum budur! Gülen Cemaati dışında bu tür diyalog temelli mevzularla neden ilgilenen çıkmadı, çıkmıyor? Neden Türkiye dâhil, tüm İslam coğrafyasında ana akım yorumlar, şiddet ve nefret içeriyor? Bunları sormayalım mı?

Kimse kendisini kandırmasın

Şimdi mesele şudur: Yeni Zelanda’da veya dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir Müslüman’ın nefret suçu kapsamındaki saldırılarla burnunun dahi kanatılması çok önemlidir ve sonuna dek buna karşı çıkılmalıdır. Fakat bunu, kendi benzeri sorunlarımızı azımsayarak, görmezden gelerek, önemsiz istisnalar addederek yapamayız. Yapsak da inandırıcı olabilir miyiz? Kimse kendisini kandırmasın.

Yeni Zelanda’da yapılan katliam, hepimizi sarstı. Umarım bu sarsıntı, yeni bir başlangıca ve özeleştiriye de vesile olur. Sadece katliamı lanetlemek yetmez! Bunu bir mesaja ve anlayışa, bir yeni diyaloğa sevk etmek gerekiyor. Bu vesileyle, dinler adına yapılan tüm vahşi ve barbar saldırıları lanetliyorum. Büyük insanlığın daha çok kenetlenmesini temenni ediyorum.

1 YORUM

  1. “Nefret nefreti doğuruyor!!!”
    Basit bir soru: Nefret! deyince Türkiyede kim/kimler akla geliyor?
    Veballeri tahmin edilenden çok daha büyük.

    Cani, sanki uzaktan kumandalı robot gibi, video kaydı, bilgisayar oyunu benzeşmesi…
    Akla gelen bazı şeyler var ama bu manyağı bu hale getirmeye yandaş medyayı 10 gün takip etmek yeter de artar bile…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin