Gül Devri, Lale Devri geçenlerin; Nergis Devri olmasın mı?

668 Bebek Zorunlu Tutsaklık nedeniyle bayramı cezaevinde geçirdi

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Nergis. Eski çağların Narkisso’su. Narsizme, narkoza ve nergisgiller familyasına ismini veren çiçek. Yunan mitolojisindeki hikayeye göre, Narkissos, kusursuz fiziki güzelliğe sahip bir gençtir. Bu sebeple bütün su perileri ona ilgi duyar, fakat karşılık alamazlar. Narkissos’a tutkun bir su perisi, bir gün ona yaklaşmayı dener ve sert bir şekilde reddedilir. Bu, su perisi Eko’dur. Eko, kederinden ve utancından eriyip yok olur adeta ve giderken geride Narkissos’un sözlerinin yankılandığı, kendi sesini bırakır. Bunun üzerine intikam alınmasını isteyen su perilerinin bu talebine uyan Tanrılar, Narkissos’un da karşılıksız bir aşk yaşayarak cezalandırılmasına karar verirler.

Bir gün, dağdaki berrak bir su birikintisine bakan Narkissos, kendisinin sudaki yansımasını görür. Suda yaşayan çok güzel bir varlıkla karşı karşıya olduğunu zanneder ve ona aşık olur. Fakat ne bu görüntüden ayrılabilir ne de sarılmak istediğinde kaybolan bu yansımadan bir karşılık alabilir. Sonunda geceler, günler boyunca seyre daldığı bu muazzam güzellik karşısında, yorgun ve bitkin bir halde suya düşüp ölür.

Su perileri, Narkissos’u gömmek için geldiklerinde, onun yok olup gittiğini ve yerine bir çiçek bırakmış olduğunu görürler. Sonradan ismi Nergis diye anılacak bir çiçek..

Yunan mitolojisinde bu ve benzer varyasyonları olan Nergis’in bizim kadim kültürümüzde yeri ise farklıdır. Büyüklerimizin –onlara da kendi büyüklerinin-  anlattığına göre; bir gün iki cihanın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, gözbebeğimiz Hz. Peygamber (SAV), kaynamış yumurta ve yeşil soğan yerler. Çok geçmeden midesi rahatsızlanır ve bulundukları yere istifra ederler. Kısa bir müddet sonra istifra ettikleri yerde işte bu Nergis çiçekleri açmaya başlar. O kadar latif bir kokusu vardır ki, insanlar ‘peygamberimizin istifrası böyle ise kendisi ne kadar güzel kokuyordur kimbilir,’ diye düşünmeye başlar.

Hala Anadolu’nun pek çok yerinde nergis yerine “Peygamber Kusmuğu” derler bu çiçeğe. Çıktığı zaman salavat getirerek koklar, yüzlerine gözlerine sürer ve kıyamazlar koparmaya bile.

****

“Bahçıvan, ağaçları budamasa dallar gelişir mi?

Terzi, kumaşı parça parça etmese, elbise çıkar mı?”

                                                       (MESNEVİ- CİLT 1)

Yürüyüşün, en hafif ve yapılabilir sporlardan biri olduğunu keşfettiğimden beri yalnız başıma yaptığım yürüyüşler daha bir keyifli gelmeye başlamıştı. Soğuk havayı hissetmek, şehrin gürültüsünü, sokakta oynayan çocukların bağrışlarını dinlemek, etraftaki insanların yüzlerinden kederlerini okumak, yepyeni hikayeler devşirmek..

Sonu bir çiçek satıcısına çıkan yollarda yürümek de nasip işi belli ki. Zihnim dolu, aklım türlü olmazları oldurmanın yollarını ararken, çekiliverdim bir kokunun içine ben. Öyle böyle değil. Hafif ıhlamur ağaçlarının kokusunu andıran. İç ferahlatan. Kalp yumuşatan. Metrelerce öteden duyulan bir letafet. Yüzümü gülümseten bu kokunun eşiğinde, iki çiçek dolu kova ilişti gözüme. Çok eskimiş, yer yer paslanmış demir bir ikiz bebek arabasının iskeletinde duran iki büyük kova. Lebalep nergis dolu. Itır ıtır bahar soluklatan cinsten.  Renkleri öyle canlı ki, hiçbir ressamın tuvaline daha evvel böyle renkler yansımamış sanki. Bir yıldız çiçeği. Narin bir sevgili gibi. Eskimiş bir bebek arabasının, kaldırımda duran iskeletine yaslanmış, gelene gidene bir “Merhaba” demek istercesine dizilmiş bu çiçekler arasından, aklım önce çiçeklere sonra dünyanın en güzel çiçekleri bebeklere düşüverdi.

Dervişin fikri neyse zikri de odur, derler. El-hak doğrudur. Çiçekler bebekleri düşürdü aklıma. Bebek deyince de, analı kuzu kınalı kuzu misali anacığı babacığı bir el uzatma mesafesinde yamacında duran bebekleri değil de; soğuk beton zeminlerde emeklemeyi öğrenen, dünyayı ancak daracık bir pencereden seyredebilen, hayat planında payına kırkını demir parmaklıklar ardında çıkarmak düşen. Kalın penye pijamalarını yerde emeklerken eskiten. En sevdiği ve tek oyuncağı olan radyosu elinden alınınca, ağlayıp tüm koğuşu da dilgir eden. Ek gıda serüvenine yaşıtlarının aksine, buharda taze haşlanmış sebzeler, en organik gıdalarla hazırlanıp, anne eli değmiş çorbalar, püreler ile değil; cezaevinin uygun gördüğü kendi minik bedenine asla uygun düşmeyecek yemeklerle başlamak zorunda kalan. Hastalanınca anneciği ile değil, infaz koruma memurları ile hastaneye yollanan. Bir ateşini düşürmeye şefkatli anne eli, dualı anne dili yetecekken, ondan mahrum edilen bebekleri düşündüm. Ağlayışları arşı titreten bebekleri…

Peki, onlar gerçekten bebek mi?

Bebek midir, yoksa bizden daha mı yetişkindir annesinin kucağında nezaretle,  sorguyla, ifadeyle tanışan?

Günler ve gecelerin geçmek bilmediği o bekleyiş vakitlerinde, annesi ile birlikte hicran dolduran?

Bebek midir, yoksa kanuna aykırı kararlar veren muktedirlerden daha mı yetişkindir; annesinin sütünden –Yaradan’ın ona gönderdiği tek rızıktan- mahrum edilen, buna rağmen etrafa gülücükler saçan, masumluğu ile paklığı yüzünden okunan, minicik varlığıyla annesine dayanak/sığınak olan o yavrular?

Söyleyin ,bebek diyebilir miyiz, kısacık ömürlerinde annelerinin sıkıntılarını paylaşıp , Hacerî bir sabrın gönüllü yolcusu olan annelerine yoldaş olan göz ve gönül aydınlıklarına?

Bebek değil. Onlara olsa olsa melek diyebiliriz, Rabbimizin Cemal ismine bir ayine olan.

Kederli karanlık bulutları dağıtmaya bir gülüşüyle muvaffak olan.

Cennetten henüz gönderildiklerinden belki;  geldikleri yeri cennet yapan.

Bu yer dört duvar arasında, tel örgülerle çokça sürgülerle kaplı demir bir kafes olsa dahi..

Ne olur unutmayın o bebekleri, kıymayın bu güzel çiçeklere e mi?

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin