‘Gözaltı Sergisi’ne tepki ve çifte standardımız

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Geçtiğimiz günlerde ilginç ve rahatsız edici bir haber düşmüştü gündeme: Şişli Emniyeti’nin bazı kadınlara dair “Gözaltı Sergisi” yapmasına dair.

Şişli Emniyeti, ilçe gece kulüplerine baskınlar düzenlemiş ve fuhuş yaptıkları iddiasıyla 7 kadını gözaltına almış ve o kadınları da basının önünde teşhir etmişti. Terör örgütü operasyonu gibi de kadınların üzerinden çıkanları ve mekandan topladıkları materyalleri sıralamışlardı.

Emniyet bunu yaparken İHA- İhlas Haber Ajansı da bunu çekip bütün abonelerine servis etmiş ve başta Hürriyet olmak üzere hemen her yayın bu görüntüleri kullanmıştı. Bazıları da kadınların gözlerini buzlamış, bir hassasiyetle (!).

Daha sonra bunu sosyal medyada bazı gazeteciler, bir ilkelilik ve duyarlılık ile (?) paylaşarak, “Olur mu böyle şey ya!” deyivermişlerdi.

Evet bu olay böyle silsileli olarak gitmişti.

Sirke dönen ülkede hemen herşey olabiliyor. İşin tuhaf tarafı da şu; onbinlerce insanlara grup grup zulümler yapılırken, insanlar isim isim, resim resim teşhir edilirken, lekelenmeme haklarının hiç birisine riayet edilmezken, toplumdan ve aydın kesimden hiç bir tepki gelmemişti… Lakin bazen insanlar umulmadık bir yerde çıkışlar yaparak vicdanlarını rahatlatma ihtiyacı hissediyorlar sanırım.

Aynı çarpıklık şiddet ve işkence hadiselerinde yaşanıyor. Hemen her gün hapishanelerde ölen insanlara, işkenceye ve kötü muameleye maruz kalanlara dair haberler geliyor ama kamuoyundan çıt çıkmıyor. Muhtemelen bu bilip de görmezden gelme hali, ister istemez vicdanlarda iz bırakıyor. Bunu silebilmek için de insanlar bir anda kötü muameleye uğramış bir kedi, köpek, papağan haberi karşısında topluca ayağa kalkıyorlar. Ki, tepkilerde yerden göğe kadar haklılık var…

Ama en ağır insan hakları ihlallerin yaşandığı yerde ses çıkarmayanların bu çifte standart halleri inandırıcılıktan uzak kaçıyor. Herkes biliyor ki hayvanlara sahip çıkmanın hiç bir politik riski yok. Ama siyaseten yokluğa mahkum edilmiş, adeta insandışılaştırılmış” kimselerin haklarını savunmak her yiğidin harcı değil. Zaten bu siyasi sanıklar ve suçlular da hayvandan da aşağı görülüyor, böcek kadar bile değer verilmiyor, değil mi? Nitekim Ayşe Şahin de bunlardan yola çıkarak, bu tür siyasi suçlulara dair insan hakları ihlallerini ihlalden de saymamıştı.

GÖRÜLMESİ GEREKEN

Fuhuş iddiasıyla kadınların teşhirine dair bir çok tepkiler vardı. Bunlardan birisi de gazeteci Bülent Mumay idi ve sosyal medya hesabından şöyle diyordu:

“Yuhlar olsun! Şişli Emniyet Müdürlüğü, fuhuş iddiasıyla gözaltına aldığı kadınları afişe etti. Zanlıları, mühimmat ya da örgütsel dokuman gibi dizip gazetecilere fotoğraf çektirdi.”

Onun bu sözlerine gelen farklı tepkiler dikkatimi çekmişti. Onlardan birisi de, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Gaziantep Üniversitesi’nde psikiyatri bölümünde öğretim görevlisiyken ihraç edilen, ardından tutuklanarak cezaevine konulan ve kanser hastası olduğunun anlaşılması üzerine geçirdiği ameliyatın ardından tahliye edilen Prof. Dr. Haluk Savaş idi. Hatırlarsınız, sayın Savaş kısa bir süre önce hakkındaki suçlamalardan beraat etmesine rağmen OHAL Komisyonu, onu görevine iade etmemişti.

Prof. Haluk Savaş, tweter hesabından Mumay’ın paylaşımına şu yorumu yapıyordu:

“Hakikaten yuh! Pardon 672 nolu KHK ile biz de resmî gazetede bu “fahişe” olduğu iddia edilenler gibi “FETÖ iltisaklısı, irtibatlısı vs.” diye ne zıkkımsa işte böyle afişe olmuştuk. O zaman bu kadıncağızlara sahip çıkıldığı kadar sahip çıkabilen bir gazeteci de olmamıştı: Olsun.”

Çok acı bir gerçeğe parmak basan Savaş, şimdilerde KHK ile ihraç edilenlere destek vererek bir hak mücadelesi yürütüyor, pozitif paylaşımları ile KHK’lilere psikolojik destek oluyor… Verdiği bir röportaj da Türkiye’deki hukukun gidişatın çarpıklığını çok güzel özetliyordu:

“25 yıl önceki bir programa katılmam terör örgütü suçu olarak karşıma çıkarıldı. Somut gerekçe bulamadı hakim tutuklama için. Bana tutuklama kararı veren hakim de daha sonra ‘FETÖ’ davalarından tutuklandı…”

KİME SAHİP ÇIKILDI Kİ?!

Ardı sıra gelen haberler ve yorumlar, şu an bu satırları okuyanlara kim bilir neler çağrıştırmıştır? Kimisi bir anda kendinin ya da bir yakınının ismine listelerde rastladığını, kimisi resmini bir gazete ya da site sayfasında görüverdiğini hatırlamıştır.

Benim de anılarım canlanmıştı ister istemez ve bunların bir kısmını aynı platformda paylaşmıştım da…

Ben ihraç olduktan sonra tam yarım sayfa resmimi basmışlardı Yeni Şafak denen kağıda basılı şeyden: “Lütfen adliyedeki arkadaşlar benim gibi meslektaşlarının başına gelenleri görüp de sinmesinler, adaletten ayrılmasınlar!” diye mesaj yayınladığımın hemen ertesi.

Bu bayanların tam suçu ne bilmiyorum ama fikrin fahişeliğini yapanları, mesleğine, ilkelerine ihanet edenleri, masum insanları afişe edenleri, bu alçaklığa sesiz kalanları lanetle anıyorum.

Sonra yurtdışına çıkınca günlerce basını takip etmiştim; ihracımız üzerine haberler yapılırken fikrî takibini yapacak, cevap hakkımı kullandıracak birisi çıkar mı diye, ama bir Allah’ın kulu çıkmamıştı. İhracıma giden süreci tetikleyen Hollandalı gazeteciye ve bazı Avrupalı yetkililere ulaşmıştım, “Tamam beni attılar, kendi adıma bir beklentim yok ama daha böyle 5 bin yargı mensubunu atacaklar. Lütfen ses verin” diye yalvarmıştım.

“Döneceğiz” demişti herkes, 3 yıldır dönmediler. “Hepimizin dönüşü Allah’a.” (Maide,105) Orada herkes hesabını verir herkes artık!

ÇİFTE STANDARDIMIZ BARİ STANDART

Medeniyetler Çatışması eserinde Samuel P. Huntington “Mamafih, çatışan medeniyetlerin dünyası kaçınılmaz olarak bir çifte standartlar dünyasıdır: İnsanlar, kendi akraba ülkelerine bir standart, diğerlerine başka bir standart uygularlar.” der.

Avrupa (Batı) hakkındaki​ düşüncelerinden de Şemseddin Günaltay, Batı’nın çifte standart kimliğini ortaya koyarak, onların insan hakları konusunda hassas olduklarını, ancak bu hassasiyetlerini kendi insanları için gösterdiklerini​, Doğu ve İslâm Dünyası için, her türlü zulüm ve vahşeti mübah gördüklerini belirtmiştir. (İslâm Felsefesi Tarihi 2, Kolektif)

Çifte standart ve iki yüzlülük konusunda hep Batı’yı suçlarız ama bu kötücül kavramların içini yine en iyi biz Doğulu toplumlar doldururuz. Bu konudaki atasözlerimiz o kadar yerleşik ki ‘genetik kod’a girmiş durumda:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

Bugün bana, yarın sana.

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Kurunun yanında yaş da yanar…” Uzar gider bu. Seçin bir sözümüzü, söyleyin, içinizi rahatlatın ve yolunuza devam edin isterseniz. Nasıl olsa bu topraklarda bir kısır döngü var, “Bugün bana, yarın sana”, devam eder gider…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin