Zindanda unutulmaz iki hece: Gö-rüş

YORUM | NURULLAH KAYA

Zindandaki görüş günleri açık görüş ve kapalı görüş şeklinde ikiye ayrılıyor. Zaman aralığının keyfi bir şekilde hapishane hapishane değiştiği görüş günlerinin bende bıraktığı haleti ruhiyeyi ve halen yaşanan o atmosferi elimden geldiği kadar ve dar bir açıdan tasvir etmeye çalışacağım. İşte kapalı görüş ve öncesi yaşadıklarımız.

Hasretini çektiğiniz ve hasretinizin çekildiği zindanlarda hayatınızın en değerli kelimelerinden biri de “görüştür.” Öyleki, görüş deyince ruhunuzun ve bedeninizin adeta farklı bir atmosfere büründüğünü hissedersiniz. Görüş gününüz yaklaştıkça heyecanınız artar, hayaller kurar, görüşte sevdiklerinizle konuşacaklarınızı tekrar tekrar hafızanızdan geçirirsiniz. İçinizden, bazende kısık sesle, en sık tekrar ettiğiniz cümle, “her ne olursa olsun hislerime yenilmeyeceğim, gözyaşlarıma hakim olacağım” dır.

14 kişilik koğuşta 46 kişiydik. Olması gereken birçok temel ihtiyacımız yoktu. Yatak, ranza, masa, sandalye, dolap… Herşey kısıtlı. Paslı küçük bir dolabı 3 kişi kullandığımız oluyordu. Diğer suçluların temel ihtiyaçları giderilirken bizlerde kesintilere gidiliyordu. Dolap vermek yerine elbiselerimizi kısıtlamışlardı. Kargo günlerinde yapılan kıyafet listesi yüzünden mutlaka bir arkadaşımız gardiyanlarla tartışırdı. (Yakınlarımız kıyafetlerimizi kargoyla gönderirdi.) Kısıtlı sayıda elbisemiz olsa da onları binbir titizlikle muhafaza etmeye çalışıyorduk. Giysilerimizi kimimiz çöp poşetlerine sarıp sarmalıyor, kimimiz yatağın altına koyuyordu. Bir ara hayli konuşulan badem rengi tek tip tulumlar gündeme gelmişti. “50-60 bin adet dikilmişti, herkes mecbur giyecekti!” Kendi aramızda gülüşür “artık kıyafet sıkıntımızda olmaz” diye birbirimize takılırdık. Birçok söylemlerinde olduğu gibi o da yalan olmuştu.

Koğuşta ağır bir rutubet olduğu için kıyafetlerin kokusu zamanla değişiyor, yeterince dolap olmadığı için de açıkta duran elbiseler bir kaç ay içinde hapishanenin kokusunu alıyordu. Ne kadar temizlersek temizleyelim bu kokuyu engelleyemiyorduk. Ayrıca bir müddet sonra bizde bu kokuya alışmıştık. Her şeye rağmen görüş gününe bir gün kala koğuşta hareketlilik başlar ve özenle muhafaza edilmiş görüş günü elbiseleri hazırlanırdı. Kokusundan ve kirinden arındırdığımızı düşündüğümüz görüş elbiselerimizi yıkadıktan sonra ıslak bırakarak küçük avlumuzdaki ipe asardık. Böylece kıvrışıklığı gider ütülenmiş gibi olurdu. Tabi biz bununla yetinmezdik. Sıcak su dolduduğumuz karavanaları gömlek ve pantolanların üstüne koyar ve büyük bir titizlikle onları ütülerdik.

Görüş günün arefesinde uyumak ne mümkün. İple çekerdik zamanı. Hepimizde ayrı bir heyecan, ayrı bir sevinç. Bayramlıklarını giymek için sabısızlanan çocuklar gibi şendik. Dinç görünüp moralli olmalıydık. Görüş gününün sabahı, namaz sonrası tespihatla gürül gürül inlerdi zindanların duvarları. Ve akreple yelkovan tılsımlı bir zaman dilimine girmiş gibi akardı. Zaman başka bir boyutun penceresini aralardı. Hisler zamanın kapısını tıklatır, aralanan boşluktan sessizce içeri girerdi. Tarifi imkansız bir havaydı sinelerimizde gezinen. Hafakanlar bassa da yüreimizi mesrurdu hicranla yanan gönüllerimiz, umut doluydu ağlayan gözlerimiz…

Her görüş günü bizim için bir bayram, kıyafetlerimiz de birer bayramlıktı.

Her görüş günü bizim için bir düğün, elbiselerimiz de damatlıklarımızdı.

Her görüş günü bizim için bir hac, üstümüzdekilerde ihramımızdı.

Küçücük lavabomuz bir an boş kalmazdı. Tıraş bıçağını, tarağını, havlusunu kapan geçerdi aynanın karşısına. Defalarca dişlerini fırçalayanımı ararsın, benim gibi saçı olmayan kel kafasındaki 2-3 kılı düzelteni mi ararsın… Kıl fırçayı köpürtüp kantinin verdiği kör jiletle tıraş olmaya çalışırsın… Suları kestiklerinde pet şişelerle saçını yıkamaya başlarsın…

Hapishanede ülkesine hizmet eden yiğitler

Artık bir yılı doldurunca görüş günlerinde kendi içimizde elbiselerimizi değiştirmeye başlamıştık. Dolaplarımızı ranzaya boşaltır adeta küçük bir defile yapardık. Benim gri keten pantolon Cengiz abinin gömleğine harika uyum sağlamıştı. Ahmet abinin yeleğini de haftaya ödünç aldık mı değme keyfime… Ayakkabılarımız kapalı görüşlerde görünmezi. Olsun, onları da itinayla siler, temizler ve havalandırırdık. İçimizde bir arkadaşımız vardı. En güzel o giyinirdi. Aslında giydiği farklı bir şey de yoktu ama ona giydiği her şey çok yakışırdı. O, elbiselerine hepimizden daha fazla dikkat ederdi. Hatta ona takılırdık; “Mahpushanedesin neden sık sık traş oluyorsun.” Ancak o moralini hiç bozmadığı gibi sanki hala görevinin başında ülkesine hizmet ediyormuş gibi görünür ve günlük bakımını ihmal etmezdi. Aslında bir yönüyle gösterdiği bu duruşuyla gelecek nesillere ve tarihe karşı örnek bir duruş sergiliyordu. Onun bu nezih hasleti hepimizi bir yönüyle motive etmeye yetiyordu. Bugünlerde çilesini hücrede tek başına çekmeye devam ediyor bu yiğit oğlu yiğit.

Görüş saati yaklaşınca yüreğim bir güvercin kalbi gibi titrerdi. Hazırlıklarım bitince son bir kez aynaya bakardım. Bazı günler dizlerimde fer olmazdı. Belki sevinçten, belki hüzünden, belki de görüş sonrası yaşadığım ayrılıktan… Bir duvarın dibine sırtımı dayar hafifçe çömelirdim. Neler neler düşünürdüm. Hareketsiz bedenim uçar giderdi koğuştan. Gözlerimi hiç kırpmadan bir noktaya doğru bakakalırdım. İstem dışı sık sık yaptığım bu davranışın sonucunda gözlerimi hiç kırpmadan uzun süre bir yere baktığımı özgürlüğüme kavuştuğumda öğrendim. Ayrıca uzağı artık daha iyi göremediğimi de.

Namaza izin verilmeyen görüş günleri

Görüş saati yaklaştığında kader arkadaşlarımla koğuşun dış kapısına çıkan dar alanda dururduk. Alan küçüktü ve biz iç içe oradaydık, koğuşun kapısının açılmasını dört gözle beklerdik. Bazen geçikirdi gardiyanlar. Kış günlerinde bu geçikmelere çok üzülürdük. Dondurucu soğuklarda geçiken görüş günleri bize yapılan bir başka işkenceydi. Cezaevi yüksek bir tepede olduğu için soğuk daha da katmerleniyordu. Böyle bir atmosferde birçok kez ailemiz saatlerce dışarda beklemek zorunda kalmıştı. Çocuklar daracık bekleme salonunda, anneleriyle veya yakınlarıyla ağlıya sızlaya kalmak zorundaydı. Tüm bunlar bir yana adi suçlularla aynı saate getirilen görüş günlerinde yakınlarımıza sözlü saldırıların haddi hesabı yoktu. Hırsızlıktan, tecavüzden, çocuk istismarından ve uyuşturucudan hüküm giymiş insanların yakınları sık sık ailelerimizi sözlü taciz eder morallerini ve sinirlerini bozarlardı. Üstelik dile getirmeye dahi utandığımız bu suçlardan hüküm giyenlerin yakınları bize atılan iftirayla kendi yakınlarının suçlarını kıyaslar sözde şükür ederlerdi. Ancak yakınlarımız dışarıda yaşadıklarını görüş esnasında bize yansıtmamaya çalışırlardı. Fakat bazen bu saldırılar öyle dayanılmaz hale gelirdiki görüşte gözyaşlarına hakim olmayan aileler olurdu. Hemen her konuda olduğu gibi “dilekçe yaz” diyenlere sukut etmekten başka çare olmadığı için sonuçsuz dilekçeleri yazmaya devam etmekten de başka seçeneğimizde yoktu. Görüşe gelen yakınlarınızın uzun süre yaşadıkları en ciddi sıkıntıkardan biri de namazdı. Namaz vakitlerinin birbirine yaklaştığı zaman dilimlerinde görüşe gelen yakınlarımıza gardiyanlar namaz kılacak yer göstermiyorlardı. Hayli zaman sonra yakınlarımızın getirdiği seccadeleri binbir güçlükle içeri almışlar ve bir kapının arkasında namaz kılmalarına müsade etmişlerdi. Evet yanlış okumadınız. Kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gösteriş için cami diken zihniyet görüşe gelenler için küçük bir mescit bir yana odayı dahi çok görüp bir kapı arkası göstermişlerdi.

Görüş günlerinde en faza sıkıntıyı evlatlarının yanında olan yaşlı anne babalarımız çekerdi. İçlerine kor parçası gibi oturmuş acıyı tarif edecek kelimelerin olmadığı insanlardı onlar. Helal sütleriyle besleyip büyüttükleri karınca incitmez yavruları zindanlara atılmıştı. Güvenlik için konulan elektronik aletler gözleri iyi görmeyen yaşlı ana babalarımızın göz retinalarını iyi okuyamıyordu. Dolayısıyla elektronik aletler onay vermiyor ve tekrar tekrar süren göz okumaları yaşlılar için ayrı bir sıkıntıya dönüşüyordu.

Sık sık detaylı aramalar hatta bebeklerin bezinin içine kadar yapılan kontoller. Sesini dahi zor duyduğunuz ve temasın imkansız olduğu kapalı görüşte acaba içeri ne sokmak isteyecekki bu insanlar? Bu konuda yaşanan ve yazılacak o kadar çok hadise varki… İşte bizatihi eşimin şahit olduğu bir olay. Yine haftalık bir görüş günü. Bekleme salonu hınca hınç dolu. X raylardan geçmeye çalışıyor yaşlılar, kadınlar, bebekler… İçlerinden bir çocuk annesiyle birlikte geçerken X ray ötüyor. Geri dönüyorlar önce anne geçiyor sonra çocuk. Bu kez X ray çocuk geçerken ötüyor. Anne, gardiyanlara dönerek çocuğunun bacağında platin takılı olduğunu söylüyor. Gardiyan detaylı arama yaptıktan sonra elindeki aletle çocuğun bacağını kontrol ediyor aynı ses tekrar geliyor. Çocuğun bacağının içinde bir metal olduğu belli. Ancak gardiyan anneye dönerek “bunu çıkarmalısınız” diyor. Anne, ben bunu nasıl çıkartabilirim. Doktorun ameliyatla taktığı bir platin diyor. Ancak ne dese dinletemiyor. Uzun süre devam eden ısrarlar sonunda anne artık dayanamayıp ağlayarak feryat ediyor…

Hapishanenin dışından tekrar içeriye dönelim

Ve demir kapının sürgüsü açılıyor. Gardiyan elindeki kağıtta yazan isimleri yüksek sesle okumaya başlıyor. Kalplerimiz hızla çarpıyor. Eğer listede isminiz yoksa o hafta ziyaretçiniz gelmemiş demektir. Eğer o hafta ziyaretciniz yoksa hülyalarınız ve yaptığınız tüm hazırlık bir inkisara dönüşüyor. Oracıkta boynunuz bükülüyor. Gözleriniz kararıyor. Yutkunuyor ve “hayırlısı olsun” diyerek sessizce bir kenara çekiliyorsunuz. Eğer size bir önceki görüşte bir şey söylemedilerse kolunuz kanadınız kırılıyor. İsmi olanların da sevinçleri kursaklarında kalıyor. Bu durum 3-5 kişi olunca çok hissedilmese de, tüm koğuştan bir kişi olursa hepten moraliniz bozuluyor… İşte zindanda yaşadığımız birçok an böyle. Ümit ve korku, sevinç ve hüzün. Zıt duygular hep içiçe. Tüm bunlar bir yana yakınınızın gelmediğini öğrendiğiniz anda yaşadığınız en büyük endişe aslında koğuşta kalmak veya görüş yapamamak değil acaba eşiniz veya yaşlı anneniz de gözaltına alınmış, tutuklamış olabilir mi endişesidir. Koğuşta örneklerini yaşadığımız bu durumun tarifi satırlara sığmayacak kadar acıdır. Korku dolu bu düşüncenin gerçekliğini yakinen hissetmek bize zindanın iki heceden fazlası olduğunu öğretiyor. Eşi alınan koğuş arkadaşımızla gözyaşlarımız sel oluyor . Hem kendisinin hem de eşinin tutuklanmış olmasına daha küçücük evlatlarının kimsesiz kalması eklenince zindanın duvarları hepimiz için artık bir mezara dönüşüyor. Kan ağlayan kalplere imanın eşsiz güçü yetişiyor, nefes oluyor, su oluyor, derman oluyor iman. İmanınız olmasa yıkılır kalırsınız oracıkta.

Her şeye rağmen liste tamamlanıp dış koridorda yanyana diziliyoruz. Tekrar bir kontrol yapılıyor. Sağa dönüyoruz ve tek sıra hızlı adımlarla yürümeye başlıyoruz. Demir parmaklıklı kapılardan, dolambaçlı koridorlardan, kafeslerden geçiyoruz. Sağa dönüyoruz, sola dönüyoruz… Labirent gibi bir cezaevi. Görüş odalarının olduğu yere geliyoruz. Duvarın diğer tarfından gelen çocuk çığlıkları koridorlarda yankılanıyor. Tüylerimin diken diken olduğu bu anda tekrar listeler çıkıyor. İsimler okunuyor. … Nurullah Kaya …  üç kişilik görüş odalarına geçiyoruz. Odadaki demir kapı kilitleniyor. Ses geçirmeyen kalın bir cam var karşınızda. Bazılarında ayrıca cam üstü tel örgü. Diğer mahkumların hemen her hafta kırdıkları telefon, kalın camın yanındaki kirli duvarda asılı. Çoğu kez çalışmayan ve gardiyandan onu değiştirmek için görüşten kullandığınız moral bozucu zaman. Genelde pislik içindeki o küçük görüş odası. Camı, telefonun ahizesini, kolumu dayadığım pis betonu yanımda getirdiğim peçeteyle 3-5 saniyede siliyorum. Sonra ailemi beklemeye başlıyorum. Onlara hangi kabinde olduğumuz söylenmediği için çoluk çocuk tam bir curcuna içinde herkes görüş odasının koridorlarında koşuşturuyor. Eşim, bu karmaşık durumu bizim 2 afacana “baba bulmaca” diye bir oyunla anlatmış. Bizim çocuklar da heyecanla onlarca oda arasında koşturup benim olduğum kabini bulmaya çalışıyor. Nefes nefese “buldum, buldum” nidalarıyla telefonu kapıyor biri, sonra diğeri. Biraz derslerden biraz yaptıklarından bahsediyoruz. Ama söz dönüp dolaşıp “ne zaman geleceksin babaya” geliyor. Yutkunuyorum, “sabır kuzum, az kaldı” diyebiliyorum her zamanki gibi. Gözlerde damla damla yaş. Kızaran o güzel körpe yanaklar. Boyunları buruk, kalpleri kırık evlatlarımızın… Ancak yapacak başka bir şey de yok. Eşim alıyor telefonun ahizesini. İnançı, umudu, sevgiyi ve yorgunluğun apaçık görüldüğü gözlerine dikkat kesiliyorum. Sonra bir hafta boyunca özlediğim sesini duyuyorum. Konuşacak o kadar çok şey varki ancak vakit su gibi akıp geçiyor. Kırk dakikanın ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğunu ne kadar da hızlı geçip gittiğini anlayamıyorum. Tatlı tatsız birçok şeyi o soğuk kabinin içinde o kırık ahizenin diğer tarafından gelen sesle öğreniyorum. Sana ve ailene kimlerin iftiralar attığını, aileni kimlerin yapayalnız bıraktığını, kimlerin sahip çıktığını… Sürenin dolduğunu telefonun kesilmesiyle anlıyorum. Sakince ve hüzünle ahizeyi soğuk betonun üzerine koyuyorum. Gardiyan gelene kadar bir iki dakikamız daha var. Ellerimi cama doğru uzatıyorum. Parmaklarımı açıyor gözbebeklerimi oynatmadan gözlerimi onlara dikiyorum. Gardiyanın tok sesiyle “görüş bitti” haykırışı yankılanıyor koridorlardan. Öncelikle ailelerimiz çıkarılıyor görüş odalarından. Sonra bizim kabinlerin kilitleri açılıyor. Işıklar kapanıyor. Demir kapıların birinin açılıp diğerinin kapandığı koridorlarda o ses tekrar kulaklarınızda yankılanıyor görüş bitti, görüş bitti.

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin