Zindanda evladın gözyaşlarını silemezsin

ZİNDAN HATIRALARI | NURULLAH KAYA

Ses geçirmez kalın camın arkasında beliren 8 ve 11 yaşındaki evlatlarım. Telefonun ahizesini alabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Özlemle gülümsüyorlar. Ardı ardına sıraladıkları hasret cümleleri yüreklerinin en derinlerinden dillerine oradan da dudaklarına dökülüyor; “Babam, canım babam seni çok özledik. Lütfen artık gel. Dayanamıyoruz baba. Biz çok küçüğüz.”

Rüyalarıma giriyor bu yakarışlar. Ellerini uzatıyorlar ama o kalın cam hep engelliyor. Bir hafta değil, bir ay değil, bir yıl değil. Ayrılık süresi gittikçe uzuyor. Görüşler görüşleri kovalıyor ve yine bir görüş günü ve yine zindanın soğuk duvarları arasında yine o kalın camın arkasındalar. Sineleri fokur fokur hasret ateşiyle kaynıyor. Minik yürekleri dayanamıyor ve iç seslerini hıçkırıklarıyla haykırıyorlar; “Baba baba dayanamıyoruz artık. Bitsin artık. Dua ediyoruz ama Allah bizim dualarımızı neden kabul etmiyor” Kulaklarım bu sesle yankılanıyor. Elimi uzatıyorum minik kırmızı yanaklarına süzülen gözyaşlarını silmek için, heyhat kalın camın soğukluğunu hissediyor parmaklarım. “Ağlama ağlama kuzum” diyebiliyorum kısık bir ses tonuyla. Lakin evladımın feryadına fer olamıyorum.

Görüş günleri hafta içi olduğu için oğlum ve kızım okulu bırakıp her görüşe gelemiyorlardı. Bazen 15 günde bir, bazen de 2 aylık açık görüşlerde. İlk bir kaç ay “inşallah çok sürmeyecek geleceğim kızım” diye teselli vermeye çalışıyordum. Çünkü hiçbir suç işlememiştim. Ayrıca bana isnat edilen suçun ne olduğunu dahi bilmiyordum. Kimseye zarar vermemiştik. Koğuştaki diğer arkadaşlarımızın durumu da aynıydı. Ortada iddianame falan da yoktu. Birçok şeyin nasıl sinsice kurgulandığını, planlandığını ve adım adım oluşturulduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaya başlamıştık.

Ancak her şeyi bilip gören Allah, tuzak kuranların tuzaklarını tersyüz edeceğine inancımız tamdı. Zira bu sürecin kahramanları çocuklarımız bunu idrak edemeyecek kadar küçüktü. Bedenleri küçüktü ama cismi büyük yüreksizlerden daha büyüktü yürekleri. Ben görüşlerde konuyu farklı noktalara çekmeye çalışsam da şakalar yapsam da onların zihinlerindeki sorular hep aynıydı. “Baba lütfen gel artık. Ne zaman bitecek. Ne zaman geleceksin baba.” Onlar için her şey çok zordu. yaşadıkları şehri, okullarını, arkadaşlarını terk etmişlerdi.

Anneannelerinde kalıyorlardı. Artık kendilerini ait hissedecekleri yuvaları, dolapları ve eşyaları yoktu. Süreç uzadıkça eldeki eşyaları da satmıştık. Tüm bunlar onlar için ilk etapta çok zor şeylerdi. Lakin ayrılık uzun sürmeye başlayınca evin, çocuk odasının, eşyaların, olmazsa olmaz oyuncaklarının… Artık onlar için bunların hiçbir önemi yoktu. Daha büyük bir istek vardı minicik yüreklerinde; Dualarının kabul olması. Şu fani dünyada hepimizin yegane arzusu bu değil mi? Babasız geçen günler, annelerinin seccadede ızdırapla dolu inleyişleri, elden düşmeyen Kur’an-ı Kerim’e sarılan gönülle, kolların semaya açılıp içtenlikle edilen dualar… Belki de Allah (cc) ayrılık acısını vesile kılarak çocuklarımızın ruh dünyalarını besliyordu.

Babalarını tutuklayan polislerin asılsız ihbar ve iftiralarla dedeleri ve anneanneleri için de sık sık eve gelmesi, gardiyanların cezaevi girişlerindeki muameleleri onların polislere olan bakış açısını altüst etmişti. Bir toplumun güven unsurlarından biri olan polis amcaları onlar için artık bir anlam ifade etmiyordu. Akraba bildikleri insanların babaları hakkındaki sözleri hepten psikolojilerini altüst etmişti. Artık eskisi gibi okuldan, derslerden, oyunlardan konuşmak istemiyorlardı. Akranlarıyla yaşadıkları tatsız hatıralar ise cabası.

“Senin baban terörist. Seninle oynamak istemiyoruz” diyen sınıf arkadaşlarına diyecek kelime bulamayıp günlerce okula küsen evlatlarım. Koca koca adamların dayanamayıp yıkıldığı bu baskıya minicik yürekler nasıl karşı koyabilirdi ki. Lakin bu durum onların bana olan sevgisini azaltmamış aksine daha da artırmıştı. Mektup üstüne mektup yazıyorlardı. Önceleri kızımın hislerini döktüğü satırları, okuduğu kitaplardan seçerek aldığını sanıyordum. Ancak ona gönderdiğim mektuplara verdiği cevaplara bakınca zihnimde soru işaretleri oluştu. Annesine sordum. Aldığım yanıt karşısında şaşırmıştım. Mektuplarda alıntı yapmamış, kendi duygu ve düşüncelerini yazmıştı. O yaştaki bir çocuk için hayli şaşırtıcıydı. Sinesinde kaynayan özlemini uzun süredir kimselere açamadığı için yazmakta bulmuştu rahatlamayı. Oğlum ise hep hüzün dolu portreleri kağıtlara resmedip gönderiyordu. Demir parmaklıklar ardında ağlayan bir baba, ağlayan çocuklar ve dualar eden anne…

Koğuşta volta atarken uzun uzun onların ruh dünyalarını düşünüyordum. Beraber olduğumuz öğretmen arkadaşlarla da bu konuyu sık sık konuşuyorduk. Bir müddet sonra olanları ve yaşananları biraz daha basitleştirerek tüm çıplaklığıyla her ikisine de anlatmaya karar verdim. Anneleri de buna destek oldu. Yine bir görüş günüydü. Yaşlarının çok fevkinde bir yük vardı sırtlarında. Yaşıtları gibi hayal dünyaları olsa da onlar gibi oyunlar oynasalar da artık onlar gibi dünyadan lezzet alamadıklarını söylüyorlardı. Hapishaneye girmeden önce gazetemizin kapanmasına, işsiz kalmama ve bazı noktalarda verdiğimiz mücadeleye şahittiler. Benim de bir gazeteci olarak görevimi yaptığımı anlattım…

Sonra da başladım bir hikaye anlatmaya. Okulunda gizli gizli kötülük yapan bir okul müdürü varmış. Müdürün suçuna ortak olan öğretmenler ve olmayan öğretmenler varmış. Müdür, okulda yaptığı tüm kötü şeylere karşı çıkanları okuldan attırırmış. Sonra onlara iftiralar atar, hapse göndertirmiş. Bunu gören öğrenciler ve veliler de, “karışmayalım, kendi aralarındaki bir konu bu” dermiş…

Pür dikkat bu hikayeyi dinlediler. Bir gün gerçeğin anlaşılacağını ve dua etmekten başka çaremiz olmadığını söyledim. Bir başka görüşte dersleri için girdikleri sınavları hatırlattım. Hayatın bir imtihan olduğunu bazen soruların zor olabileceğini ve bu yüzden imtihana iyi çalışılması gerektiğini söyledim. Bu sınavında neticesinin inşallah yıldızlı peki olacağını anlattım. Güçleri yettiğince ve boş zamanlarında özellikle de akıllarına ben geldiğimde dua etmeleri gerektiğini tembihledim. Kızım sözümün arasına girdi. “Babacığım ben yatmadan önce mutlaka Allah’a dua ediyorum” “Allah’a neler diyorsun kızım?” diye sordum ve cevabına dikkat kesildim. “Senin hapisten çıkmanı, sımsıkı sana sarılmayı istiyorum. Bizi ayrı bırakan kötü insanlarında cezalarını çekmesini istiyorum…”  Bu cümleler karşısında moral bulmuştum. Hayli zaman beni ve onları motive etmeye yetmişti bu sohbetler.

Yine soğuk bir kış ayında görüş günü için kalın camın karşısındaydılar. Bu kez çok heyecanlı ve omuzları dik duruyorlardı. Şaşırmıştım. Anlatacakları çok şeyin olduğu belliydi. Annesi onları Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne götürmüştü. Türkiye’nin yakın tarihinde düşünceleri yüzünden hapse giren gazetecilerin ve fikir adamlarının biyografilerini ve hatıralarını öğrenmişlerdi. Gördüklerini tek tek anlattılar. Sözü biri bitirip diğeri başlıyordu. Kızım biraz daha büyük olduğu için orada gördüklerinden kıyasla bizim koğuşta olanları soruyordu. Adeta nefes almadan anlattılar. Tek tek saydılar bir döneme damgasını vuran isimleri. Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu… Sonra da kızım göğsünü gererek, biraz da yüksek bir ses tonuyla, “Okuldaki arkadaşlarıma dedim ki benim babam Necip Fazıl Kısakürek gibi düşüncelerinden dolayı hapiste. O fikir insanı, o iyi bir gazeteci…” Bu kez sevinçten ve gururdan gözlerim dolmuştu.

Kırık dökük cümlelerimle anlatmaya çalıştığım bu tablonun daha ağırlarını yaşayan kardeşlerim vardı yanıbaşımda. Kendisi gibi eşi de hapishaneye atılan kardeşlerimizin evlatları ise daha zor durumdaydı. Anne ve babasıyla aynı anda görüştürülmeyen o yavruların feryatları cezaevinin duvarlarını inletiyordu görüş günlerinde. Bir babanın bu kadar çaresizce koğuşun içinde gözyaşlarıyla dua dua Allah’a yakarışlarını betimlemem imkansız. Bu acıların daha acısı olabilir mi derken, bazı anne ve babalarının ya doğum sonrasında ya da trafik kazasında daha öpmeye doyamadığı yavrularını eli kelepçeli toprağa vermesini ise ne benim haleti ruhiyem anlatmaya ne de yüreğim yazmaya yeter. Ve o kardeşlerimize içtenlikle edilen dualara zindanın duvarları şahit, yer şahit, gök şahit, Allah şahit.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin