Yüz dört yıllık destan

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

“Mütekabil siperler arasında mesafeniz sekiz metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç kurtulmamacasına kamilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekülle biliyor musunuz?

Öleni görüyor, üç dakikaya öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok!

Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor.

Bilmeyenler,  kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar.

Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik  bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.”*

“Çanakkale içinde vurdular beni”

Kan ve barut  kokusu. Yağmur toprakta. İhtimal hesaplarını şaşırtırcasına havada çarpışan mermiler. Ateşten günler geceler. Çanakkale. 1915.

Her hücum gecesi yâre, anaya babaya yazılan mektuplar. Bölük emirlerine verilen vasiyet mektupları. Selamlar. Son sözler. Helalleşmeler. Kendinize iyi bakın, demeler. Duanızı eksik etmeyinler. Bir ölüm oyunun tam ortasına düşen gencecik delikanlılar. Eşler, babalar, evlatlar.

“Çanakkale içinde bir kırık testi”

Bir bedenden can çıkarcasına, ciğer sökülürcesine yaşanan ayrılıklar.

Vedalar. El-vedalar. Bir daha göremeyecek, dönüp bulamayacak olmanın o derin hüznü. Gidenin ardına dönüp bakamadığı,  kalanın gecelerce ışıksız yatamadığı. Her posta memurunda kırmızı renkli bir zarf gelir korkusu ile eli böğründe yaşadığı zamanlar. Yokluk zamanları. Ah! Çanakkale.

“Baban gelirse bana haber ediver”  diye diye geçen ömür dakikaları.

Vuslatın bu dünyadan göçüp gitme vakti geldiğinde ancak yaşanan hicranı.

“Hoş geldin bey” demeler.  “Hoş geldin. Ne iyi ettin de geldin.”

“Çanakkale içinde aynalı çarşı”

Annesinin tek oğluydu. Ömer’di ismi. Kaşlarının karalığı bahtına mı sirayet etmişti bilinmez ama, Karakaşlı Ömer derlerdi. Bu adla bilinirdi. Her yavru gibi, o da annesinin biricik emaneti. Canıydı. Ciğeriydi.

Bir gün onu da askere çağıran mektup geldi. “Anasının kara gülünü” çağırıyorlardı askere. Gitti ya gitmesie. Bu gidişin dönüşü yoktu.

Bir gün bir haber ulaştı annesine. Bir mektup. Soran herkese selam ediyordu mektubunda. Ama adeta vedalaşıyordu. Yaralanmıştı. Yarası karnındaydı.

Yazmış sonuna mektubunun:

“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı

Yoldayım, ağlatmayın anamı”

Karakaşlı yiğit Ömer’in bu son isteği üzerine söyleyemediler anneciğine yavrusunun şehadetini. Ona hep “Ömer gelecek” dediler. “Yoldadır, yakından gelir.”

Gidenler bir gün geri dönmüyor muydu? Elbet Ömer’im de dönecek, diye düşündü hep annesi. Böyle avuttu kendini. Günleri ucu ucuna böyle ekledi.

Bir gün, duydu ki Balıkesir’e Gazi Paşa gelmiş. Ona sordu evladını. Ömer’im nerede, dedi. Durumu Gazi Paşa’ya anlatanlar ondan aynı şeyi söylemesini rica ettiler. O da tekrar etti: Ömer gelecek, yoldadır, yakında gelir…

“Çanakkale içinde bir uzun selvi”

  1. Alay’ın kahraman komutanıydı Yarbay Hasan Bey.

Komutandı ama evvela insandı.

Savaşın tüm hızıyla devam ettiği bir sırada bulmuştu ölene dek yanından ayırmadığı köpeğini. Canberk’i.

Bir çeşme başında azıcık dinlenip de su içecekleri sırada çıkmıştı karşısına bu köpek. Ama bitkindi. Ama yorgun ve yaralı bereli.

Yarbay Hasan Bey kucağına aldı, yaralarını sardı. Baktı ona. Yanından hiç ayırmadı. “Komutanım bu köpekle neden bu kadar ilgileniyorsunuz?” diye soran Mehmetlerine, “O da bir can taşıyor” diyordu. “Rabbimin huzuruna geldiğimde, neden merhamet etmedin, demesinden korkuyorum.”

Savaşın ortasında,  kendi siperlerinin yanında,  yaralı haldeki bir Fransız askerine yaklaşmıştı Hasan Bey. Fakat, yaralı Fransız askerinin göğsünden çıkardığı bir hançerle olduğu yere yığılıvermişti. Hemen silah arkadaşları ile köpeği Canberk koşup geldiler. Ne yazık ki Yarbay Hasan Bey, ölmek üzereydi.  Ağzından “Ben ona sadece yardım etmek için yaklaşmıştım, Allah şahidimdir” sözleri dökülüverdi. Ardından, askerlerine son gücüyle kendini toparlayıp ayağa kaldırmalarını işaret etti.

“Niye zahmet buyurdunuz Ya Rasulallah!” onun son sözleriydi.

Çok geçmeden köpeği Canberk de vefat edip, Yarbay’ın ayakucuna defnedilmişti.

“Çanakkale içinde sıra söğütler”

Anadolu’nun kadınları, kızları, İstanbul’un soylu hanımları, zenginleri “İş başa düştü” dediler. Kimi cepheye koştu. Sahra hastanesinde yaraları sardı. Şehit olanların ardından çok gözyaşı döktü, ağladı. Kimi cephe gerisinde kaldı. Mehmetçiğe giysi dikti. Çorap çamaşır yamadı.

Yoktu çünkü hiçbir şey. Kıtlık zamanıydı. Devletin ordusuna sunduğu imkan ancak buydu. Bu kadardı.

Çanakkale iman ile imkanın zorlu savaşında; göğüs göğüse çarpışmaların, havada buluşan mermilerin, yanıbaşlarına düşen topların hengamında, imanın imkanı yendiği andı. Son noktaydı. Son kaleydi. Vatandı.

Çok sonraları,  bu kahraman hanımefendilere  nasıl teşekkür etsek, diye düşünülmüş ve birer yüzük ile hatıra kalsın istemişlerdi fedakarlıkları.

Esir İngiliz tüfeklerinin namlularının ucu kesilerek işlenmiş, yüzük şekli verilmişti. Kahramanlıklarının nişanesi olarak hediye edilmişti.

“Çanakkale üstünü duman bürüdü”

Savaşın şiddetini yaşamamış ve yaşamasın dilediğimiz nesillere birer fotoğraf karesi düşsün diye çekilmişlerdi o fotoğrafı belki kim bilir.

Siyah beyaz. Yıl 1915. Yer: Çanakkale.

Fotoğraftakiler bir grup subaydılar. Kimileri bağdaş kurmuş oturmuş. Sırtlarında çantaları. Silahları yanlarında. Kendilerinden geriye bir fotoğrafın, bu fotoğrafın kalacak olmasının verdiği bilgiyle bakmışlar sanki fotoğraf makinesine.

Sayıları 80-90 kadar asker. Ama bu fotoğrafta dikkat çeken bir başka detay var. Fotoğraftan taşan bir şefkat ve merhamet.

“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin” buyruğuna uyulmuş gibi adeta.

Çanakkale geçilmez sözünü kanla toprağa yazan yiğitler onlar değilmiş gibi.

Az sonra içlerinden kaçının şehadet şerbetini yudumlayacağı belli değilmiş gibi.

Mermilerin yağmur olup yağdığı kan kokulu o zamanda yorulana, yaralanana ve belki de şehit olana kadar çarpışacak olanlar onlar değilmiş gibi.

Tüm merhametleri bütün müşfiklikleriyle, bir ceylan ile iki köpeği de eklemişler fotoğraf karesine. “Siz de gelin” demişler sanki.

“Yalnız kalmayın. Eksik olmayın.  Bizimle birlikte, bir tarihin yazıldığı bu topraklarda, siz de acıyı yudumladınız.  Aç kaldınız belki. Yaralandınız. Bizimle birlikte siz de çok gece ağladınız. Sizin de var bir canınız. Bu karede olmak bizim kadar, sizin de hakkınız.”

İşte Çanakkale ruhunu yansıtanlar, bu güzel kahramanlar.

Kınalı Aliler, Karakaşlı Ömerler, Hattatoğlu Musalar, Şemsi Neneler, Adile Teyzeler ve ismini bilmediğimiz niceler…

Ruhları şad olsun.

*Ruşen Eşref, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, İstanbul s. 49-50

1 YORUM

  1. Milliyetçilik baydı artık. Neden hep biz savaştık bin bir zorlukla kazandık. Dini vatani kurtardık ile dolup taşıyoruz. Neden bize kaybettiren bizi savaşa sokan gerçekler ile yüzleşmiyoruz. Neden savastigimiz milletlerle sebep sonuç dostluk ve gelecek adına her yıl mutealalar yapmıyoruz. Neden gecmis ecdadin dogru ve yanlislarini karsilikli tartismiyoruz. …
    Dedem gençken kavga etti eee süper vurdu kırdı eee.. Dedeyi kim kışkırttı kim kandırdı dede kime inandı kime hizmet etti… sonra basliyoruz Dede şehit oldu kim icin bizim için..
    Birakin artik bu kutsamayi. Milliyetcilik ve din somuruculerin isine yaramaktan ote götürmüyor

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin