Türkiye’de bir Havva kızı olmak

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

“Kötünün zafere ulaşması için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.”

Edmund Burke

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün; mağazalar için indirim fırsatı, tüketim çılgınlığına hizmet eden ‘sıradan’ bir özel gün olması dışında başka anlamı var mıdır?

Ülkemizde kadınlara kıymet veriliyor mu ki, kadınlar gününe bir değer atfedilsin?

Ya da insana kıymet veriliyor mu, demeli miydim?

***

“Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak için verdiği mücadelenin başlangıcı, 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının, düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapması olarak kabul edilmektedir. Bu grevler sırasında çıkan yangında,  işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda, çoğu kadın 129 işçi can vermiş. Bu olaylardan 52 yıl sonra (1910), Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen II. Sosyalist Enternasyonal toplantısında Clara Zetkin’in önerisiyle, 1857’de başlayan, kadın haklarının kazanılması ve kadınların birlikteliği mücadelesinin her yıl “Kadın Günü” olarak kutlanması kararlaştırılmıştır.

1975 yılında Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlanmış. Yapılan etkinlikler kapsamında Birleşmiş Milletler, 8 Mart’ı “Dünya Kadın Günü” olarak kutlamaya başlamıştır. İki yıl sonra 1977 de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 8 Mart, “Kadın Hakları, Uluslararası Barış Günü” olarak kabul edilmiştir.”

World Economic Forum (Dünya Ekonomik Forumu)  144 ülke üzerinde yaptığı Toplumsal Cinsiyet Araştırması 2017 raporuna göre, kadın ve erkek eşitliğinin sağlanabildiği yalnızca 25 ülke bulunuyor.

Peki, güzel ülkemiz bu eşitsizliğin neresinde?

Türkiye, 144 ülkenin bulunduğu raporda küresel cinsiyet eşitsizliği sıralamasında; Asya’daki Bahreyn Krallığı’nın bir gerisinde, Moritanya İslam Cumhuriyeti’nin bir önünde. Tam 131. Sırada.

***

İnsan haklarının, evrensel değerlerin, ahlakın, birbirine karşı hoşgörülü davranmanın, birliğin, beraberliğin, ayrıştırmadan birleştirmenin, kardeşçe yaşamanın valizini toplayıp ülkeyi terk etmesinden beri; hasretini çektiğimiz nice güzel şeylerden biridir: Bu ülkede kıymet verilmiş bir havva kızı olmak.

Anne ya da bacı olduğu için değil sadece; kadın olduğu, bir kalbi bulunduğu için değer görmek.

Ülkemin kadınları hapishanelerde çile doldururken; kendini kadın hakları savunucusu, aktivist kabul edenler; lal olmuş,  yakın körü olmuş olmalı ki; uzak hapishanelerin aynı kaderi yaşayan kadınlarına sözde sahip çıkıyor. Kendi ülkesinde ise üç maymunu oynuyor.

Tek sesli, tek merkezli, gayeleri gazetecilik değil:  “Padişahım çok yaşa!” naraları atmak olan gazete görünümlü suç duyurusu bültenleri, insanları hedef göstermeye yarayan karanlık ellerin ağızları dilleri. Hiçbir mazlumiyetten bahsetmemeye, hiçbir masumun hakkını gözetmemeye devam etse de. Karanlığa bir mum yakmayı bırakın, yangına su yerine körükle gitse de, hakikatleri değiştiremeyecekler. Doğruları yenemeyecekler. Bir Meksika atasözünde de denildiği gibi, “Bizi gömmeyi denediler. Fakat bizim bir tohum olduğumuzu unutmuşlardı.”

***

Benim kadınlar günümün kahramanları, şu anda ya ülkemin dört bir yerinde; esarette. Ya Meriç’in öbür kıyısında hicrette.

Ya dört duvar, üstü bir çatı. Her ay gelen kirayı denkleştirebilme endişesinde. Ya çocuğuna cezaevinde hangi yiyeceği bulup da yedirebilirim, derdinde.

Benim kadınlar günümün kahramanları ya ismini bilmediği gurbet diyarlarında bir dil okulunun sokağını arşınlamakta.  Bir başına dünyaya kafa tutmakta.

Ya, minicik bebeği ile günlerce bırakıldığı, unutulduğu hücresinde dört metrekarelik alanda elleri duada.

Benim kadınlar günümün kahramanları, şu anda pazarda limon satmakta. Siz hiç pazarcıya benzemiyorsunuz diyenlere, gülümseyerek mukabele etmekte Allah şahit.

Kadınlar günümün kahramanları, tek başına hicret etmiş, çocukları ile kaldığı mülteci kampında insan kazanmakta. Dost edinmekte. En iyi bildiği işi, kendi değerlerini örmekte bir dantel gibi.

Bir başka kahramanın, öğretmenken, eline kalemden başka şey almayı bilmezken; en iyi terzilere taş çıkarırcasına dikiş dikmekte gece gündüz. Hem kendi evinin hem Yusuf olan eşinin ihtiyaçlarını görmekte alın teriyle. Avuç  açmadan namerde, aman dilemeden.

Benim kahramanım, Sise ANA’dır. Sise Bingöl. Tam 78 yaşında 2 yılı aşkın süredir cezaevinde tutulan. Onca hastalığına ve doktor raporlarına rağmen, 24 ay sonra ancak tahliye olan.

Benim kahramanım, Dilek Özçeliktir. 27 yaşında. Lenf kanseri ile savaşırken, bir de vicdanını yitirmiş insanların önyargıları ile savaşan. Şehrine ziyarete gelen,  dönemin Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ a yaklaşmış, Kullanması gerekli olan ilaçların temini için yardım isteyecekken, bir dilenci gibi muamele gören. Ağzından “Ben dilenci değilim. İnsanlık adına bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki, çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” sözleri dökülen Dilek. Ruhun şad olsun..

Kadınlar günü kahramanım, Emine Akçay’dır benim. Henüz 26 yaşında. İki minik  çocuk annesi iken. Adana’daki evinde intihar eden.

Yoksulluk bu ülkenin kaderi mi? Kadınlar mı çeker en çok bu derdi?

Emine Akçay, cebinde 6 lirası ile oduncuya gider. Evde yakacak bir şey kalmamıştır. 6 aylık Kardelen ve 6 yaşındaki ağabeyi İsa ısınmalıdır. Oduncu, kızım bu paraya odun mu olur, derken Emine’nin gözlerin ile  gökyüzündeki bulutlardan aynı anda boşalır yaşlar. Kıyamaz ve bir pazar arabası dolusu odunu verir oduncu. Yol boyunca ıslanan odunlar eve gelince yanmaz bir türlü. Son bir gayret, ısıtmak için yavrularını bir kamyon lastiğini de parçalayıp atar sobaya Emine. Ama nafile. İnat etmiş gibi yanmaz soba.

Ah Emine, nasıl verdin 6 yaşındaki İsa’nın eline saç kurutma makinesini prize takıp. Nasıl dedin, yüreğin yana yana, “Oğlum, bununla hem kendini hem kardeşini ısıt.”

Nasıl geçtin, uykusuz gecelerde ‘uyusun da büyüsün’ diye beşik yapıp salladığın odadaki tavanda asılı duran çengelin başına?

Bu kadar mı çaresizdin sen? Ölürken hiç ses etmedin mi, hiç geri dönmek istemedin mi annem?

Benim kahramanım Merve Demirel’dir. Yüzünde saflığın, masumiyetin vakarı duran. Susmayan ve kendisine yapılan haksızlığı duyuran. Utanması gereken utanmadı, ceza alması gereken, alkış aldı belki ama; sen doğru olanı yaptın Merve’m. Bu yüzden kahramanımsın sen.

Kahramanlarımdan bir diğeri Şeyma Tekin’dir. Onun ismi aklıma hep Yusuf bebek ile birlikte düşer. Hamile iken tutuklanır. Ne baby shower, ne doğum odası süsleme. Anneciği ile babası yanında bulunamaz bile. Bir başına henüz yeni doğum yapmış halde bebeği ile. Tekrar cezaevi. Kendini terk eden eşine rağmen, güçlü bir anne Şeyma Tekin. Sabır çeker. Şimdi, sonu selamet. Yusuf bebek ve annesi babaevlerinde.

Burnumun direği sızlar. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpar. Harflerim yolunu şaşırır da, yazamam tek kelime.

Ah, Esma…   Dupduru yüzünle, yaşlı gözlerinle, ağlamaktan kızarmış burnunla seni Atina’da iken ziyarete gelen gönül dostlarına ettiğin teşekkür, dün gibi aklımda. Bir de bükülmüş belin, üç emanetin ile hicret yollarına düşmen. Gurbet elde tek başına bir kadın olarak,  mücadele etmen. Yavrularını babalarına kavuşturmak için, uğraşıp didinmen. Son nefesine kadar, sadakatin davana ve vefan sevdiğin adama. Sen benim kahramanımsın Esma. Karanlık gecelerimi sen ve senin gibi adı güzel, kendi güzel, huyu güzel kadınların varlığıyla aydınlatıyorum. Çıkmaz sokaklara düşmüşse yolum, kör kuyularda merdivensiz kalmışsam, sizin sözlerinizle ‘Vira bismillah’ diyor, yeniden başlıyorum.

Saydım isimlerinizi, ama eksik kaldı hala biliyorum. İsmini bilmediğim yerlerde ismini bilemediğim kadınlar destanlar yazıyorken, bahtıma yaşamak değil, yazmak düştü benim. Yine de bilin.  Ben de sizin yandığınız ateşlerde yandım. Korkulu rüyalardan ben de sizin gibi uyandım. Ben de dua ettim, dayandım.

Kahramanların masallarda kaldığına ve erkeklerden olacağına inananlara inat; sizler benim asil kahramanlarımsınız.

Kutlu olsun kahramanlığınız!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin