Türk milleti zeki mi, aptal mı, uyanık mı, ne?

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Türk insanını sizler nasıl tanımlıyorsunuz? Şu an biliyorum, herkesin kafası karışık. Kafasında platonik portre çizenler büyük hayal kırıklığı içerisinde, belki çoğunuz artık çok kızıyorsunuzdur vs..

Fakat insanımıza değişik tanımlamalar yapanlar olmuş. Atatürk, “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir.” demiş. Buna gerekçe olarak da, “Çünkü elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir” demektedir, ömrünün son yıllarında… (Şu an tuttuğu öyle bir meşale var mı, tutanların hali..?)

Yazar Aziz Nesin ise Türk halkının “aptal” olduğunu iddia etmişti, hatta bu konuda sonradan rakam da vermişti: “Türk Halkının yüzde 60’ı Aptaldır” diye. 17.07.1994 tarihinde katıldığı Siyaset Meydanı programında da sözlerine açıklık getirmiş, bu sözlerinden dolayı hakkında davalar açıldığını, kendisine dava açanların ise Türklükte kendisinden sonra gelenler olduğunu söylemişti.

Aziz Nesin’in yıllardır tartışılan, “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” çıkışının kaynağını biliyor musunuz?

1982 Anayasa Referandumu’na dayanır. Müjdat Gezen aktarıyor:

“İzmir Torba’da şenlik vardı, İlhan Selçuk ve Aziz Nesin’le birlikte bir panele katılmıştık. Panelin konusu mizahtı. Birisi kalktı ‘Nasrettin Hoca’nın torunları olarak zeki insanlarız değil mi?” diye sordu Aziz Nesin’e.

O da ‘Yüzde 60’ı aptaldır’ dedi. Herkes alkışladı. Sonra kuliste kendisine sordum, neden böyle bir şey söylediğini. O da ‘Evladım, yüzde 92 diyecektim dilim varmadı’ dedi.

O zaman referandum yapılmıştı ve oy verenlerin yüzde 92’si Kenan Evren’e oy vermişti. Bu söz oradan kaldı.”

GÜNÜMÜZDE ORAN..?

Aziz Nesin rahmetli bugün yaşasa, bu oranı yüzde kaç olarak verirdi ki? Şu anki iktidarı, herşeye rağmen seçilen, oy alan siyasileri ve onları gözü kapalı destekleyenleri görse ne derdi, bilinmez…

Fakat şu bir gerçek ki, R.T. Erdoğan bu halkı en iyi çözmüş kimsedir, siyasetteki başarısının temeli de buna dayanıyor. Bir kere, onlar ne duymak istiyorsa onu söylüyor, onlar onu nasıl görmesini istiyorsa öyle görünüyor. Hedefe giden yolda “Gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen bir Recep Tayyip Erdoğan figürü var karşımızda… Makyavelistçe, “hedefe giden yolda herşey mübahtır” diyen bir siyasetçi olarak, hiç bir kırmızı çizgisi yok. Gerekli gördüğünde herkesle ittifak kurabiliyor, işi bittiğinde/ işine gelmediğinde en yakınlarını ve müttefiklerini dahi berhava edebiliyor.

Bunu da herkesin gözünün önünde, gözünün içine baka baka yapıyor. Buna rağmen yine ezici çoğunlukla oylar alıyor, istediği makamı ve gücü devşirmesini biliyor. Peki bu halkla ilgili bir mesele mi, yoksa tamamen kendisiyle ilgili bir durum mu?

Dediğim gibi, Erdoğan halkı çözmüş birisi. Akıl almaz derecede pragmatist birisi. Halk da inanmaya ve yönlendirilmeye hazır. O zaman ortaya böyle bir manzara çıkıyor.

“TEK ADAM”LAR İÇİN HAZİNE!

Şu an da Tek Adam rejimi kurulmuş vaziyette… Böyle böyle işte!

Faşist tecrübelerin yaşandığı iki ülkeye (Almanya ve İtalya’ya) gezim olmuştu. Oradaki halkı yakından gözlemleme imkanım oldu. Ve insanların neden –uzaya çıkılmaya başladığı bir çağda- faşizm ve diktatörlük gibi en ilkel ve insanlık dışı yönetimlere saptığını anlamaya çalışmıştım. Kendi ülkemdeki yaşanmışlıklardan da yola çıkarak şu kanıya varmıştım ki:

Bir zamanlar imparatorluk, büyük devletlik gibi hükümran dönemler yaşamış milletler, güçten düşmeye başladığında ruhi bir çöküntü yaşıyorlar, bir kompleks kalıyor içeride… Sonra bu damarı kurcalayan lider, “Sen üstün bir milletsin, dünyanın efendisisin, senden bir kişi dünyaya bedeldir vs” sözleriyle onların yaralı gönüllerini okşuyor, çevresine topluyor… Sonra o büyük milletin önünde duran “bazı dış mihraklar, iç tehditler”e karşı halkı etrafında topluyor ve dünya liderliği için bu kitleyi yollara döküyor. Sonu malum; hüsran!

Bu liderlerin bir özelliği de mahir bir yönetmen gibi halka çok güzel roller dağıtması, onlara kahramanlık replikleri yazdırması… En yakın zamanda “15 Temmuz”da gördük. “Terlikle savaş uçağı düşüren, tişörtle tank durduran, kamyonla orduları dağıtan Şerife bacılar vs.”

“Kendisini değerlendiren”(?) liderine halk böylece daha da kenetleniyor. Lider de onların motivasyonları diri tutmak için “Diriliş”li dizileri ile, mitingler ile gaz pompalıyor.

Bundan önceki uygulamaların sonu hep hüsran ise, bu da hüsran olacaksa. O zaman bu halk zeki mi, aptal mı, uyanık mı, ne?

SÜLÜN OSMANLARIN MÜŞTERİLERİ

Gerçek adı Osman Ziya Sülün olan ve 1923-1984 yılları arasında yaşamış olan Sülün Osman da insanımızı en iyi çözmüş efsanelerdendir. Günümüzdekilerin eline su dökemez ama Sülün önemli. Zira ilkler özeldir.

“Dolandırıcılar Kralı” denilen Sülün, “Galata Kulesi’ni satmak, Eminönü meydanındaki saati ve şehir hatları vapurlarını devretmek(!) , Boğaziçi Köprüsü 1 yıllığına kiralamak ve Taksim meydanına paspas atarak gelen geçenden ayakbastı parası almak” gibi  akıl almaz vurgunlar yapmasını bilmişti. dolandırıcılıktan girdiği hapishanede, yönetimi kandırarak “Alın teriyle yaşamak” adlı bir konferans bile vermiş birisi. (Ne kadar tanıdık, değil mi?)

Dolandırma güdüsünü açıklayan Sülün, insanımızla ilgili acı bir gerçeği de yüzümüze çarpıyordu:

“Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı. On tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız ve dükkan kapalı. Karımın hastalığını olduğunu söylüyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum. Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki, ‘300 liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın…”

Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor.

O arada benim ayakçım da mevzuya ortak çıkıyor ve bilezikleri ucuzdan o almak istiyormuş gibi ayak yapıyor. Telaşlanıyor adam, fahiş kazanç imkanı kaybolacak diye. Hemen 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, ben de kayboluyorum ortalıktan. Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince, ‘Dolandırıldım’, diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum…

Demiyorlar ki ona, ‘Be adam, 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı?’, diye. Gayet açık ki, beni dolandırmayı planlamıştı. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım…”

Yeri geldi, size avukatlık yıllarımdan bir dolandırıcılık hikayesi anlatayım. (Bakınız burası önemli )

Yıllar önce İstanbul’daki avukatlık büromuza bir adam gelmişti. Önce ortağımızı sordu, o an orda olmadığını öğrenince, “O zaman size açayım meseleyi” dedi ve oturdu. Çok üzgün haller, kafa sallamalar vs… çay verdik, su verdik, neyse anlatmaya başladı:

Bir iftiraya uğramış, şu an aranıyormuş. Bütün paralarını altın yapmış zamanında ve onları İzmit’te bir yere gömmüş: 3 kg altın! Özetle teklif şu:

“Üzerimde hiç para yok. Size bana yolluk verin, gideyim o altınları getireyim, davamı size vereyim, o altınlarımın yarısı da sizin. Yani 1,5 kg altın.” Altınını, gümüşünü geçtim. O adamın o şekillerine üzülmüş ve “Ne kadar lazımdı?” diye cebime elimi atmıştım. Niyetim 20-30 TL verip göndermek, adamın yoluna bakmasını sağlamaktı.

“Şöyle bi 200-300 TL verseniz yolumu görür” deyince orda durmuştum. “O zaman ortağımı arayayım” dedim. Aradığımda ortağım bir anda parlaşmıştı: “O şerefsizi oyala, polise haber veriyorum ben!”

Çok sürmedi, bizim ortak polislerle çıkıp geldi. Elemanı ekip otasına bindirip götürmüşlerdi.

Meğer bu adamın hobisi, avukatları dolandırmak imiş, böyle böyle onlarca hukukçuyu, avukatı kandırmış, paralarını çarpmış. Bizim ortağı da, bizim bir ortağın arkadaşını da…

Fantaziye bakar mısınız, en çok dolandırıcı ile karşılaşan ceza avukatlarına gidiyorsunuz ve onların çok kazanma hırsını gıdıklayıp onları 200-300 tokatlıyorsunuz! Bu adam yakalanmazdı da, benim gibi safın tekine denk geldi, biraz da hırs yaptı. Kendi silahı ile vuruldu yani:

Abartmayıp 20-30 TL’yi alsa bu iş kapanıp gitmiş, başka avlara yelken açmıştı.

Bu fantazi adamı sonra ne oldu derseniz, aradan bir kaç yıl sonra, açtığım yeni avukatlık büromda rastladım. Yeni tabela görünce dalmış içeri bu. Bizim sekreter, “Yavuz isminde bir bey var, acil sizinle görüşmesi gerekiyormuş” “Buyursun” dedim. Bir baktım, bizim Yavuz hırsız.

Benimle göz göze gelince ellerini havaya kaldırdı, “Pardon” dedi ve hızla uzaklaştı. Ben de arkasından gülerek el salladım. Yani huylular huyundan kolay vaz geçmiyor.

TOPLUMUN ARAYIŞI…

Avukatlık yıllarından demişken… Bir çok davaya parasız baktım, para karşılığı baktığım bir çok davanın da parasını alamadım, icra ile vs almaya kıyamadım, batık olarak kaldı gitti. Sülalemde çıkmış 2 avukattan birisi idim ve namım “enayi avukat” idi.

“Efendi, yamuk yapmaz avukat” bilindik ama dava verilirken nerede “köpek balığı” denilen avukatlar varsa onlara gidildi. Onlardan kazık yiyince de, yakayı kurtarmak için başvurulan avukat olduk.

Halkımız, insanımız avukat ararken en acımasızını, en fırıldak, tuttuğunu bir şekilde koparanı bulmak, kirlerini en iyi temizleyecek olan, en köpürenini tutmak ister.

Hakimliğe geçtim, bu kadar olaylardan yorulduktan sonra… Orada da burnumun dikine gitmeye devam ettim. En son, tartışmalı bazı davalarda ısrarlı tutumlarımdan dolayı ihraç oldum. O dönem yine yakınlarımdan çokça duydum: “Enayisin sen! Sana mı düşmüştü elin gavurunun, ya da Kürdünün hakkını savunmak, adaletine bakmak! Biraz uyanık olsaydın böyle işsiz kalmazdın.”

Evet, sülalenin en okumuş çocukların birisi olmama rağmen; “en enayisi”, “en işini bilmezi” ola geldim hep. Uyanık olamadık yani, toplumun aksine…

HALKI ÇÖZEN KAZANIR

Siyasette de böyledir, bürokraside de böyledir. İlkelerden ziyade işlerini görecek, işlerini bitirecek olanını tercih ederler. Eğer payını veriyorsa, o siyasetçinin/ bürokratın neler yaptığının, ne haltlar karıştırdığının bir önemi yoktur. (“Çalıyor ama –bize- çalışıyor”.)

17/25 Yolsuz sürecinden günümüze yaşanan da budur. Pislikleri ortalara saçılsa da, birilerinin rezaletleri dünyaya ün olsa da, insanımız; payımı alıyorsam, başım ağrımıyorsa mesele yok tavrı ile yaklaştı. “Halk bu kötülükleri görürse onların aslında ne mal olduğunu anlar, tavır alır, sandıkta vs haddini bildirir.” Diye düşünen ve o şekilde hareket edenler işte bu yüzden böylesine büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Evet, halkını çözen kazanır, yükünü tutar.

Halkımız çok zeki değildir, dünya genelinde yapılan araştırmalarda ortalarda gözüküyor, zeka yönünden vasatız yani. Ama eğitim noktasında dünya ortalamalarının bir hayli altındayız. Aptal mı peki halk? Tam tersine, kısa ölçekli olayları tahlilde ve konum belirlemede hep uyanıktır, hep işini bilir. İşini bileni de sever, sayar!

“Gemisini yürüten kaptan”dır, “su akarken küpünü doldurur”, “devletin malı deniz, yemeyen ise keriz”dir, “at binenin, kılıç kuşananındır” bu alemde!

Kısa, kısır dönemlerin kazananı olanlar, uzun dönemde büyük yıkımlar yaşar gerçi… Ama bunu da kimse önemsemez. “Carpe Diem” (Anı yaşa) mottosunun Türkiye versiyonu bu!

Bu dönemin din adamı prototipi Cübbeli Ahmet Hoca’dır; yanmayan kefen, sıratı geçtiren terlik, rüya gördüren ürünler satar yolunu bulur… Ve kazandıkça muteberdir.

Bu dönemin trent akademisyeni, hocası Nihat Hatipoğlu’dur; anlatımlarını güzel sıralar, tartışmalı yerlere girmez, uygun ata oynar, sonra da milyon TeLe’lerin sahibi olduğu kadar, bir üniversitenin rektörlüğünü de kapar. Google’a arattığınızda: “Nihat Hatipoğlu; Türk akademisyen, ilâhiyatçı. Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü.” Diye çıkıyor. Sonra Google, “Kullanıcılar şunları da aradı” deyip altta sıralıyor: Ahmet Mahmut Ünlü, Seda Sayan, Zuhal Topal…

KAZANANI TAKDİR!

Ve bu dönemin kazanan yazarı Yılmaz Özdil’dir. Diğerleri dindar kesimden faydalanırken, o da Kemalist, laik kesimden… Atatürk’ün hayatını anlattığı M.Kemal isimli kitabının en son baskısından 1881 tane sattı, hem de 2.500 TL’den! Allah bereket versin, Ulu Önder sağ olsun.

Stratejinin ilham kaynağını da, Halk Tv’deki programında ifade etmişti. Çiftlik Bank ile insanların 1 milyar Dolar parasının tokatlanmasına atıfta bulunan Özdil, şöyle diyordu:

“Ben aslında tosunu takdir ettim. 35 yıllık gazeteciliğimde, tosuna 1 milyar Dolar verebilecek bir ahali varsa, bu ahalinin parasını almak gerek, almak sevaptır.” O böyle derken de halk alkışlıyordu. Öyle de yaptı, o da başka bir kitlenin parasını bir şekilde aldı. Ki bu da bir ticarettir, arz-talep dengesi varsa problem yok!

Dedim ya, halkı en iyi çözen R.T.Erdoğan. Siyasete başlarken, “fakir çalmayı bilmediği için fakirdir” mottosunu kapmıştı. Devamında şöyle diyordu gevrek gevrek: “Zengin de çalmasını iyi bildiği için zengin.”

Şu an kimler zengin, kimler başkalarının mallarını çaldığı için çok daha zengin oldu? Kimler fakir?

Bir tandığım Kayseri’den yenilerde geldi ve diyor ki: “Boydakların kapısının önündeki çiçek saksılarını bile alıp götürdüler, adamların hiç bir şeylerini bırakmadılar.”

Bu dönemin fakirleri, enayileri, işbilmezleri bunlar; sen, ben yani…

Uyanıklar? Kimi bedava makarna, kömür kapmanın işbilirliğinin keyfini yaşayanlar.. Kimi milyon dolarlık ihaleleri götürenler. Kimi, gasp edilmiş bir üniversitenin rektörlüğünü kapanlar, kimi milletin 40-50 yılda ne emeklerle biriktirdiği mallara çökenler. İşte halk bu kazananı sever, güçlü kalanı, üstte olanı sever.

Bu ortamda seçimlere gidiyoruz. Ahırlara, kuyulara binlerce seçmen yazdırılmış. Bu seçimleri de bir şekilde kazanacak, “çalmasını iyi bilenler” ve yine halkın gözünde muteber olacak. Bakmayın, faturalar kabardıkça “bu sefer oy-moy yok” denildiğinde. Bu, aşık nazlanması: “bizi gör de susalım” sitemi, cilvesi. Bir şekilde gönlü görülür. Şu son 4 yılda o kadar acılar, kanunsuzluklar, adaletsizlikler yaşanıyor. Mazlumların sesini dünya duydu, çığlıkları arşa ulaştı. Buna rağmen ısrarla sessiz bir kitle/ kütle var. “Mülkün temeli” olan adalet yıkıldıkça, ucu halkın cebine dokunmaya başladığında homurdanmalar başladı. İşte uyanıklık, susarken şimdi bu homurdanmanın adıdır.

Makyevelist bir toplumda namuzlu kalmaya çalışanların akibetini şöyle tanımlıyor Machiavelli: “Namussuz kişilerin ortasında tam anlamıyla namuslu olmak isteyen bir adam, er geç mahvolmaktan kurtulamaz.” Ki bu menfaat dünyasında “Menfaat, her türlü faziletleri ve ahlaksızlıkları harekete geçirir.” (La Rochefaucauld)

Böyle bir dönemde Yılmaz Güney gibi, “Ne kemik uğruna köpek olduk. Ne menfaat uğruna çakal. Biz hayatımız boyunca hep dik durduk.” Diyenlere ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi, “Firavun’a karşı çıkmak yetmez, Musa’nın yanında olmak gerekir!” ve “Bu ülkede dürüst olmak başa beladır ama o bela başımızın tacıdır.” diyebilenlere saygım çok daha artıyor ve önlerinde saygıyla eğiliyorum.

1 YORUM

  1. Aslında eski türk filmleri insanımızın karakterini çok iyi anlatmış; Zübük, Köyden İndim Şehire, (Namussuz) Namuslu, Talih Kuşu, Banker Bilo… vs

    Zübük iktidarda hamdolsun!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin