Türk dış ve güvenlik politikasında kırılma

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye dış ve güvenlik politikasındaki yönelim değişimi neden vuku buluyor? Ankara’yı Batı kulübünden kopartan gerekçeler ne? Niçin ABD özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında düşman olarak algılanmaya başlandı?

Türkiye’nin NATO ittifakı ile fiilen bağlarını kopartmaya başlaması ve Rusya ile stratejik ortaklığa yönelmesi hangi gerekçelerle açıklanabilir? Ne oldu da 1945’ten bu yana yaklaşık 75 yıldır devam eden bir müttefiklik ilişkisi kopma noktasına geldi?

Dış belirleyiciler mi bu değişimde rol oynadı? Yoksa içerideki algılar mı değişti? Moskova’dan S-400 füze sistemleri almaya karar verilmesinin ardından patlak veren kriz, şüphesiz sadece basit bir silah alımı meselesi değil. Washington’da ve NATO’da masaya yatırılan, Türkiye’nin güvenlik politikalarını belirleyen yeni yaklaşım! Türk karar alıcılarının bu dış ve güvenlik politikalarındaki ana yönelimi değiştirme kararı almalarında rol oynayan faktör ya da faktörler nedir? Sanırım bu sorular üzerine düşünmeye başlamanın vakti geldi. Çünkü giderek şiddetini attırtan ve tarafların fiil ve retoriğine yansıyan kriz, başka türlü analiz edilemez. Artık kimse bu yaşanan krizin geçici bir sorun olduğunu düşünmüyor. Türkiye de Batı ittifakı da, bölgenin jeopolitik geleceğini derinden etkileyecek olan bir kırılmanın yaşanacağını öngörüyor. Taraflar buna hazırlık yapıyor, bu kırılmanın olumsuz sonuçlarını kendileri açısından minimize etmeye gayret ediyor.

Öncelikle dış faktörlerden başlayalım. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri Türkiye Batı kulübündeki rolünden rahatsızlık duyuyor. Askeri kanada ve güvenlik politikalarına tam olarak entegre olmuş bulunan Ankara, 1990’ların başında siyasal ve ekonomik olarak bütünleşmek istediği Avrupa Birliği’nden beklediği olumlu tutumu göremedi. AB 1990’lardan 2000’lerin başına dek Türkiye’ye soğuk davrandı. Türkiye’nin coğrafi ve kültürel gerekçeler temelinde Avrupalılık kimliğini sorguladı. Ankara Soğuk Savaş yıllarında böyle bir sorunla karşılaşmamıştı. Çünkü Batı’daki rolü, Batı güvenlik sistemine yaptığı katkı ile ölçülmekteydi. Yani Türkiye, güvenlik politikaları ve jeopolitik gerekçelerle Batılı bir ülke olarak algılanıyordu. Ama bu durum Sovyetler Birliği yıkılınca sona erdi. Batı’yı tehdit eden Sovyet tehdidi ortadan kalktığı için, Türk karar alıcıları Türkiye’nin Batılı kimliğini daha başka bir temelde tanımlamak durumunda kaldılar. Ortak değerler konusunda Türkiye Batılı değildi. Kast ettiğim Hristiyan değerler veya Grek-Roma-Rönesans bağlamı değil. İnsan ve azınlık hakları, temel özgürlükler ve demokrasi seviyesi konusunda 1990’ların Türkiye’si asla AB bütünleşmesine hazır değildi. Dahası bu konuda Ankara motive de değildi! 1990’ların sonuna dek AB demokrasi kriterlerini benimseme konusunda Türk karar alıcılar tereddüt ettiler. Özellikle askeri elitler azınlık haklarında Batı’ya yaklaşmanın Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığını tetikleyeceğini ve ülkenin bölünmeye gideceğini düşünüyorlardı. Bu elitler Türkiye’nin Kafkasya, Orta Asya, Karadeniz havzası ve Balkanlar’da – eki Osmanlı hinterlandı – bağımsız bir dış politika yürütmesinden yanaydılar. Türkiye’nin kültürel olarak Avrupalılığını sorgulayan bazı Avrupalı liderlerin retoriği de Türkiye’nin AB’ye üye yapılmayacağı kanaatini doğurmakta, Batı’dan şüphe duyan ve Batılı değerlerin güvenlik sorununa yol açacağına inanan elitlerin yeni yönelim stratejilerini haklı çıkartıyor görünmekteydi.

Bu durum 1999’daki Helsinki Zirvesi ile değişti. AB bu zirvede Türkiye’nin üye adaylığını onayladı. Sonrasında 2005’te üyelik müzakereleri başladı. Bu 5 yıllık süre zarfında Türkiye anayasasını tepeden tırnağa değiştirdi, revize ederek onu AB standartlarına uygun hale getirdi. Dahası, AB müktesebatı ve hukuku Türk iç hukukuna aktarıldı. Askeri vesayet sistemi büyük oranda sonlandırıldı. Türkiye’de Kürtlere ilk kez kültürel haklar verildi. İdam cezası kaldırıldı. Türkiye’de AB yörüngesi sayesinde ciddi bir demokratikleşme gerçekleştirildi. Bu dönemde iktidarda olan İslamcı kökenli AKP, bu transformasyon sürecinde çok yapıcı bir irade sergiledi. Liberaller, demokratlar, Kürtler, azınlıklar ve Gülen Hareketi gibi toplumsal dinamikler, süreci desteklediler. BTC petrol boru hattı gerçekleştirildi. Türkiye ekonomisi İMF reformlarından sonra sağlam temellere oturdu ve önemli bir sıçrama hamlesi yaptı. Kişi başı ulusal gelir attı ve Türkiye insan hakları karnesi tüm tarihinin en iyi dönemini yaşamaya başladı. AKP ve destekçisi toplumsal dinamiklerin aksine, CHP, MHP, TSK’daki Batı karşıtı hizipler, Marksistler, Kemalistler ve ulusalcı sol, AB sürecine destek olmadı. Bilakis, AB sürecinde yapılan demokratikleşme reformlarını “verilen tavizler” olarak algıladılar.

Böylece Batı kulübü konusunda içerde ve dışarıda iki kamp oluştu. Dışarıda Ankara’nın AB üyeliğine karşı çıkan muhafazakâr sağ politikacılar ve içeride Türkiye’nin AB’ye zaten alınmayacağı ön kabulünden hareket eden, zaten Batılı değerleri ve normları Türkiye için olumsuz gören, Batı dışında hareket eden Türkiye’nin daha fazla güçleneceğine inanan güçler! Bunların karşısında AB içinde Türkiye’ye destek veren sol ve yeşilci gruplar ile içeride AKP, Kürtler, liberaller ve demokratlar, azınlıklar ve Cemaat.

Dikkat çeken kısım, tüm bu grupların güvenlik politikaları söz konusu olduğunda Ankara’nın NATO’daki rolünü kabul etmesi, Batı askeri ve savunma ittifakındaki rolüne büyük önem atfetmesiydi. Washington’un Atlantik ilişkilerine büyük önem vermesi belki de bu denklemin en önemli sabitesiydi. Pentagon, State Department ve NATO, artan Rusya aktivitelerinden rahatsızdı ve Türkiye’nin Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki hayati rolü onlar için paha biçilmez bir jeopolitik önem arz etmekteydi. Özellikle Rusya’nın Gürcistan müdahalesi ve Kırım’ı işgali, Türkiye’nin bu jeopolitik rolünün ve işlevinin altını çizmekteydi. Suriye iç savaşının başlarına dek bu denklem bozulmadı. Ancak bir iç girdi, bu denklemi değiştirecekti. Bu da Türkiye’deki Batı yönelimi kampındaki bir kırılma olacaktı. 17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı sonrası meydana gelen politik tsunami, Erdoğan’ı daha önce tasfiye edilen Ergenekoncu-Avrasyacı güçlerle işbirliğine itecek, bu yeni güç işbirliği içinde Kürtlere yönelik politikalar aniden değişecek, Kürtlerle yürütülen Çözüm Süreci sonlandırılacak, Suriye’deki ABD ortaklığı bitirilecekti. Dahası liberaller, Gülen Hareketi, Kürtler ve diğer demokratik güçler bu yeni “koalisyondan” dolayı AKP’den uzaklaşacak, Gülen Cemaati ve Kürtler sistemin iç ötekileri olacaktı!

Bu yeni denklemin en önemli dış belirleyicisinin Moskova olması şaşırtıcı mı? Özellikle 15 Temmuz 2016 akşamı Putin’in danışmanı ve Rus derin Avrasyacı jeopolitiğinin mimarı Aleksandr Dugin’in Ankara’da oluşu şüphe çekici değil mi? Dugin 15 Temmuz istihbaratını Erdoğan’a verdiklerini bizzat dile getirmişken, 15 Temmuz’daki olası Kremlin etkisi üzerinde düşünmeyelim mi? 15 Temmuz sonrasında, daha önce hüküm giyen Ergenekon, Balyoz, Ayışığı kod adlı darbe planlarına adı karışan subaylar apar topar hapishaneden çıkartılarak TSK’da kilit mevkilere getirildiler. TSK’daki tüm general-amiral kadrosunun yüzde ellisi TSK’dan ihraç edilerek hapse atıldı. Ordunun yarısı tasfiye edildi. Ve Erdoğan’ın yeni ortakları, bu Ergenekoncu-Avrasyacı Rusya yanlısı subaylar oldu. Onların bürokrasideki ve adliyedeki uzantıları da yerlerini sağlamlaştırdı. Yeni rejimin sadece Erdoğan ve AKP’den ibaret olmadığı, bu Avrasyacı derin devlet unsurlarının Erdoğan ile bir işbirliği içerisinde olduğu biliniyor. Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarındaki yön değişimi ya da kırılma, işte bu yeni iç siyasi konstellasyondan sonra gerçekleşti. Bu yapının yeni bir rejim kurduğu, bu rejimin Moskova yanlısı bir rejim olduğu, böylelikle Rusya’nın Türkiye üzerindeki en önemli dış belirleyici haline geldiğini görmemiz gerektiği kanısındayım.

Rusya Avrasyacılık jeopolitik konsepti, NATO üyesi Türkiye’nin Atlantik işbirliğinden uzaklaştırılmasını önemli bir stratejik hedef olarak belirlemiş durumda. Başlangıçta fantezi olarak görülen ve ciddiye alınmayan bu Rus Avrasyacılığı hedefi, bugün S-400 krizinin ortaya çıkarmış olduğu üzere, NATO’nun Soğuk Savaş ardında yaşadığı en önemli jeopolitik kopuş sonucunu doğurmak üzere. Türkiye’deki rejimin bu bağlamda sadece otoriter ve anti-demokratik bir yönetim olması bağlamında bir iç sorun olmadığı, Batı ittifakı açısından önemli bir jeopolitik tektonik harekete yol açan bir risk faktörü olduğu ne kadar erken kavranırsa, bu süreç o denli hızlı sonlandırılabilir. Bugün bu sürecin sonlanmasını isteyen tüm toplumsal kesimler, rejimin hedefi halindedir. Batı karşıtlığı diskurunu benimseyen muhalefet ise, NATO’dan hızla kopuşu bir sorun olarak görmemektedir. Bu bakımdan muhalefet – en azından şu anki haliyle – sürecin geri döndürülmesi ve statükonun sağlanması anlamında fazla umut vermemektedir. Takibata alınan ve fabrikasyon gerekçelerle hapse atılan Batı ve demokrasi yanlısı generaller ve amiraller, gazeteciler ve akademisyenler, hâkimler, savcılar, polisler, öğretmenler, yüz binlerce kamu görevlisinin tasfiyesine Batı somut olarak karşı çıkmaz ve Erdoğan rejimine karşı sert yaptırımlarda bulunmazsa, Atlantik ittifakı ciddi bir jeopolitik zarara uğrayacak, Türkiye’yi tümüyle kaybedecektir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin