Rusya üzerinden rejimin geleceğini okumak

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Putin Rusya’sı, demokrasiye Batı’nın değerlerini empoze aracı olarak bakıyor. Yani Rusya’ya göre bireysel özgürlükleri temel alan, siyasi erkin dengelenmesi, yürütme erkinin gücünün sınırlandırılması, yargı sürecinin yürütmenin etki alanından çıkartılması gibi hukuk devleti şartları, kültür izafiyetçiliği perspektifinden ele alınıyor, Rusya’nın değerleriyle örtüşmeyen Batılı değerler olarak reddediliyor. Putin’e yakın eksende düşünen ve Avrasyacılık jeopolitik ve ideolojik yaklaşımının mimarlarından Aleksandr Dugin de tek bir gerçek olmadığını, bu nedenle tek kutuplu bir dünyayı reddettiklerini belirtiyor. Rus siyasi elitleri, “biz ve onlar” ayrımlarını tümüyle Batı’yı karşısına almış doğu (Avrasya) düzleminde yapıyor. Bu ayrım sadece felsefi değil, politiktir de. Yani içinde ekonomi, savunma, siyasal sistem vs. öğeleri içerir. Rusya bugün tümüyle bu anlayışla hareket eden bir aktördür.

Uzun süredir Rusya’nın bu stratejiyi takip ettiği biliniyor. Kendi karşısındaki güç olarak algıladığı Batı’yı “Atlantikçi kanat” olarak okuyan Rus siyasal elitleri, NATO ve AB içerisinde yer alan aktörleri, ABD güdümündeki uydular olarak algılıyor. Tıpkı Soğuk Savaş’taki gibi bir jeopolitik okuma yaparak, Rusya’nın ve müttefiki Avrasyalı güçlerin, bu Atlantikçi kanada karşı birleşmeleri ve ortak hareket etmeleri çağrısı yapıyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nü Çin ve Hindistan’ın katılımıyla oldukça önemli bir manivela olarak kullanan Rusya, İran’ın gözlemci, Türkiye’nin ise bir “diyalog partneri” olarak yer aldığı bu platformu, Avrasyacı jeopolitiğin uluslararası platformu olarak enstrümentalize ediyor.

İran ve Baas tipi rejimler öteden beridir Sovyetler Birliği ve sonrasında Rusya Federasyonu tarafından birincil önemdeki Ortadoğu güçleri oldu. Bugün Esad rejimiyle ilişkileri askeri stratejik ortaklık seviyesinde olan Moskova, Akdeniz’e inmeyi başardı. Ukrayna’yı fiilen işgal edip ortadan ikiye bölerek ve Gürcistan’a saldırarak Karadeniz hakimiyetini Sovyetler Birliği döneminin seviyesine çıkardı. Türkiye, bir NATO üyesi olarak 2000’lerin başlarında Rusya’nın bölgeye yayılma stratejisinin önündeki en önemli engellerden biriydi. Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi (PTC) hayata geçirilmesin diye çok uğraşan Rusya, gerçi boru hattının hayata geçirilmesine engel olamadı, ama sonrasında Mavi Akım ve diğer unsurlar üzerinden Türkiye’nin enerji darboğazı kozunu iyi görerek, Ankara’yı kendisine bağımlı hale getirdi. Sonrasında Suriye krizi patlak verince, Moskova orada başından beri hep aynı yerde durdu. Esad rejiminin meşruluğu, Suriye’nin toprak bütünlüğü, Rusya’nın Suriye hava sahasına hâkimiyeti, Rus donanmasının Tartus limanı üzerinden sıcak denizlere daimi olarak yerleşmesi stratejilerine göre hareket etti. Oysa Batı ve ABD, önceleri Suriye muhalefetini destekledi. Sonrasında Suriye muhalefetinin cihatçı fanatik gruplardan oluştuğunu anlayınca, desteği kesti, sadece seküler Suriye Kürtleri üzerinden Suriye’de varlık göstermeye başladı. Yani pozisyonunu geriletti, hedef küçülttü. Batı ittifakının üyesi olarak Ankara başlarda Özgür Suriye Ordusu’nu ABD ile eğitip donatırken, ABD taktik değiştirince, bu kez kaldığı yerden tek başına bu cihatçıları desteklemeye başladı. Arada El Nusra, yani El Kaide ile diğer onlarca irili ufaklı paramiliter cihatçı fanatik grubun hamiliğine girişen Ankara, gizli yollarla, savaş suçu işlemek pahasına, Suriye’deki yangına devamlı körükle gitti. Böylece meşhur MİT tırları olayına kadar, uluslararası toplum Ankara’nın IŞİD’e varana dek, tüm cihatçı fanatiklerle ideolojik sempati ve Kürt antipatisi arasında bir yerlerden kaynaklanan ilişkiler zinciri içinde olduğuna kani oldu.

Derken, 17 Aralık sonrası gerçekleşen yargıya darbeyle beraber, derin yapı Erdoğan yönetimi üzerinde etkin olmaya başladı. TSK’daki Ergenekoncu ve Avrasyacı hizip, Erdoğan’ın Batı yönelimli dış ve güvenlik politikalarını değişime zorladı, böylece zaten fiilen karaya oturmuş olan AB müzakere süreci tümden durduruldu, Türkiye’deki kör topal da olsa işleyen demokratik temel düzen akamete uğratıldı, NATO’cu ve Batı’yla ilişkileri önceleyen bürokrasi, devletten dışlanmaya başlandı. 15 Temmuz sonrasında ise, istenen gerekçe yaratılmış oldu. Böylece TSK başta, devletteki tüm Batı yanlısı, demokratik kamu personeli tasfiye edildi. Amiral ve general kadrosunun yüzde ellisi ekarte edilerek çoğu hukuksuzca darbe girişimiyle ilişkilendirilerek hapse atıldı. TSK tarihinin en yoğun saldırısıyla karşılaşmış oldu. Böylece kilit pozisyonlara, daha önce Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ay Işığı, Askeri Casusluk gibi davalarda darbecilik suçundan hüküm giymiş Avrasyacı subaylar getirildiler. Erdoğan başta görünmekle beraber, bu Avrasyacı ekip, bir ahtapot gibi vitrindeki Erdoğan’ı sardılar – yolsuzluklara bulaşan ve bu ekibin korumasına gerek duyan Erdoğan, Avrasyacıların dayatmalarını kabullenmekte zorlanmadı.

İşte Rusya bu nedenle başından beri hep darbe sonrası takibata tam destek verdi. 15 Temmuz’da Putin’in danışmanı Aleksandr Dugin Ankara’daydı ve AKP’lilerle temas halindeydi. Rusya’nın bu paravan darbe girişimine destek olması için çok neden vardı. Türkiye’de NATO’cu askerlerin tasfiye edilerek, yerlerine Rusya yanlısı Avrasyacı askerlerin atanması birincil nedendi. Dahası, bu grubun hâkimiyeti devlette ele almasıyla beraber, üst yönetim de Rusya yanlısı siyaseti adım-adım benimsemeye başladı. Daha birkaç yıl önce Rus savaş uçağını düşüren ve “emri ben verdim” diyen Erdoğan, bir anda Moskova yanlısı kesildi. Dahası, Suriye iç savaşı başladıktan sonra, Rus hava sahası kontrolünü arkasına alan Esad hava kuvvetlerinin şerrinden korunmak için NATO’dan Patriot savunma sistem bataryaları talep eden ve bu beklentisi hemen karşılanan Ankara, bu kez Rusya’dan S-400 bataryaları almak üzere harekete geçti, ön ödemesini yaptı, bataryaların teslimatını bekliyor.

Ankara bu esnada giderek ABD’den uzaklaştı ve bu uzaklaşmaya gerekçe üretmeye koyuldu. Birincil gerekçe, 15 Temmuz 2016 kalkışmasının arkasında Washington yönetiminin olduğu iddialarıydı. Bu iddialar en tepeden defalarca halka pompalandı. Havuz çukuru tümüyle bu iddialar gerçekmiş gibi bir algı oluşturmada, bu Avrasyacı kamu diplomasisine hizmet etti. İkinci olarak, ABD’nin PKK’ya destek verdiği söylemi topluma dayatıldı. Suriye’deki Kürt yönetimi, PKK olarak sergilendi, ABD’nin Suriye Kürtleri üzerinden cihatçı İslamcı IŞİD ile yaptığı mücadele, PKK’ya destek olarak Türkiye kamuoyuna sunuldu ve temcit pilavı gibi tekrarlanarak, anti Amerikancı algı pekiştirildi. Üçüncüsü, İslamcı ve Ülkücü kesimlerdeki cihatçı damar, Kemalist ulusalcı kesimdeki anti-emperyalist damar üzerinden kaşıma yapılarak, yine negatif bir ABD imajı yaratılmada enstrüman olarak kullanıldı. Türk dış siyasetinde ve savunma stratejilerinde ABD ve NATO ittifakından giderek boşalan yeri Rusya doldurmaya koyuldu. Usulca gerçekleşen bu operasyon sonunda, Türkiye tüm Ortadoğu’da ABD ve Batı nefretinin en tepede olduğu coğrafyalardan biri haline geldi. Dördüncü olarak, Gülen Hareketinin lideri Fethullah Gülen’in ABD’de ikamet etmesinden hareketle, “FETÖ” söylemi üzerinden, “ABD maşası” bir “terörist örgüt” manipülasyonu ile, ABD teröristlere destek veriyor imajı oluşturuldu. Yani ABD hem PKK’ya hem de “FETÖ’ye” destek vermekteydi, Türkiye’nin müttefiki ve dostu olamazdı. Bu algı bugün Türkiye kamuoyunda hâkim.

Rusya, Türkiye’de milyar dolarlık nükleer reaktör projeleri yürütüyor

Rusya, Ankara’ya milyarlarca dolarlık doğalgaz satıyor, Türkiye’nin güvenliği için tercih ettiği silah alım merkezi olarak, Türkiye’ye milyar dolarlara yaklaşan silah satıyor – ki bu daha başlangıç! Dahası, mental olarak Türkiye’yi Batı’dan kopartan Rusya, bu konuda en güvenilir güç olan TSK’yı 15 Temmuz sonrası içten fethederek, “Atlantikçi” subayları tasfiye etti, yerlerine “Avrasyacı” ekibi getirdi. Yani Moskova, Türkiye’de hem sert gücünü, hem de yumuşak gücünü etkin hale getirmeyi başararak, akıllı güç konumuna erişti ve Ankara’nın stratejik hamisi olmayı başardı. Hem ekonomikman, hem de askeri bakımdan Türkiye’yi giderek kendisine bağlayan Rusya, Türkiye’yi içerdeki adamlarıyla çevreleyerek, onu Rusya etkisine iyiden iyiye açtı.

Bu Rusya için Soğuk Savaş’ın sonrasındaki en ciddi zaferlerinden biridir. Ukrayna’nın işgali, Gürcistan’ın Batı etki alanından kopartılması, Suriye’nin Rusya güdümüne tümden girmesi gibi, Ankara’nın NATO ve ABD’den uzaklaşması, Rusya için büyük bir stratejik üstünlüktür, önemsenmesi gereken tarihi bir başarıdır.

Türkiye, bugün Erdoğan ve Avrasyacı derin müttefiklerinin basiretsiz politikaları sonucunda, Rusya’nın uydusu, hatta arka bahçesi olan bir “yakın komşuluk etki alanı” haline gerilemiş, Rusya yayılmacılığına karşı tüm sigortalarını ve savunma hatlarını yitirmiştir. Bugün Türkiye artık Rusya’nın etki alanıdır. Moskova’nın icazeti olmadan kılını kıpırdatamayan bir konuma indiği yetmiyormuş gibi, aynı zamanda ABD ve NATO nezdinde de güvenilirliğini tümden kaybetmiştir. Yani bugün bir durum olsa ve Rusya ile Türkiye arasında bir anlaşmazlık baş gösterse, NATO Türkiye’yi güvence altına almak için harekete geçmeyecektir.

Diğer taraftan, rejimle Rusya güdümüne girmek arasında önemli bir bağlantı vardır. Bu rejimin devamı, Rusya güdümünde ve dümen suyunda olmaya bağıdır. Putin bu durumu çok iyi biliyor. Sanırım Washington da durumun farkındadır. Birçok ABD yetkilisi, örneğin S-400 silah alımı kararı nedeniyle Ankara’yı eleştiriyor. Ama Erdoğan Avrasyacıların etkisindedir. Onlara eli mecbur durumdadır – bu nedenle Erdoğan olduğu sürece, Türkiye’nin Avrasyacı güce yamanması sürecine dur denilemez.

Uluslararası dengelerde Türkiye gibi bir ülkenin Rusya’ya terk edilmesi, sadece bölgesel etkilerle sınırlı bir gelişme dinamiği olarak değerlendirilmez. Ankara’nın Avrupa-Karadeniz-Kafkasya-Doğu Akdeniz-Ortadoğu geometrisindeki konumu, durumun sürmesi halinde etkili bir domino etkisi yapacaktır. Erdoğan ve Avrasyacı derinlerin en büyük korkusu da budur. Çünkü iş sadece içeride yolsuzluklara veya vesayete çanak tutmak ve işleri istedikleri şekilde götürmek için rakiplerini dümdüz etmekle sınırlı, küçük bir oyun değildir. Oyunun uluslararası ve küresel boyutu, bu durumun sürekli olamayacağına işaret ediyor.

Bugünkü Türkiye’deki gibi olan otoriter rejimlerde orduya hâkim olan rejime hâkim olur. Örnek Venezüella’dır. Türkiye küresel siyaset ve ABD-Batı çıkarları açısından Venezüella’yla mukayese dahi edilemeyecek önemde bir aktör olduğuna göre, Erdoğan-Avrasya koalisyonunun korkuları çok rasyoneldir.

1 YORUM

  1. Şu cümle yazının tamamına olan inancımı yitirmeme sebep oldu:

    “Sonrasında Suriye muhalefetinin cihatçı fanatik gruplardan oluştuğunu anlayınca, desteği kesti, sadece seküler Suriye Kürtleri üzerinden Suriye’de varlık göstermeye başladı.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin