Namaz kitabı üzerine

Yorum | Mustafa Yılmaz

1980 öncesi vaizlik döneminde cami kürsülerinde yapmış olduğu ve ana atkılarını ayet, hadis ve selef-i salihînden örnek hayatların oluşturduğu namaz konulu sohbetlerinden derlenen Miraç Enginlikli İbadet: Namaz, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yetmiş ikinci kitabı olarak kütüphanelerimizdeki yerini aldı. -Ömürlerinin ziyade, eserlerinin bereketli olmasını dileriz.- Zaman fırsatlar lütfederse ileride kitap hakkında kâmet ü kıymetine uygun tanıtım yazıları kaleme alınacak, paneller, konferanslar ve belki, “M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Ruh ve Fikir Dünyasında Namaz” başlıklı sempozyumlar yapılacaktır. Bizim burada söyleyeceğimiz şeylere gelince, onlar kitaptan dar idrakimize tenezzül eden bazı yansımalardan ibarettir.

Her şeyden evvel, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bütün efradı namazı hayatlarında içselleştirebilmiş bir ailenin içinde neş’et etmiş, çok çok erken yaşlarında namazı hayatının içine almış, tekye ve medreselerin namaz atmosferleri içinde bulunmuş, daha sonraki hayatının büyük bölümünü imamlık ve vaizlik gibi değişik vazifelerle camilerin üfül üfül namaz esen iklimlerinde geçirmiş ve bunlardan başka kaldığı Beşinci Kat gibi müesseseleri de mescide, camiye çevirmiş bir namaz aşığıdır. Nitekim, Amerika’ya gittiği ilk yıllarda Türkiye’den gelip kendisini ziyaret eden bir entelektüel, döndüğünde yazmış olduğu makalesinde Hocaefendi’nin halen de yaşadığı inziva merkezinde günlük hayatın teheccüd ve evvabîn gibi nafileler de dâhil olmak üzere tamamen namaz yörüngesinde döndüğünü hayret ve hayranlığını ifade eden cümlelerle yazmıştı.

Hayatının olduğu gibi Muhterem Hocaefendi’nin yazı, vaaz ve sohbetlerinin en temel konularından biri de yine namaz olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Nasıl olmasın ki, “Allah’ın ve Resûlünün değer verip öne aldığı şeyleri her kıymetin üstünde tutma; O’nun büyük gördüklerini büyük görüp başlarda gezdirme” her mü’min ve özellikle de her İslam âlimi için olmazsa olmaz bir kriterdir. “Namazlarını huşû ile ifa eden mü’minler felaha ermişlerdir” buyuran Kur’an-ı Hakîm, bunun gibi değişik ayet-i kerimeleriyle nazarlarımızı hep namaz etrafında döndürüp durmuş.. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Namaz benim için bir göz aydınlığı oldu” gibi hadis-i şerifleriyle bize hayat-ı seniyyelerinin bütününde ruhun miracını işaretlemiş.. Kur’an’ın talebeleri, Resûlullah Efendimiz’in de çırakları sayılan selef-i salihîn hazerâtı ise gerek yazıp çizdikleriyle, gerekse bizzat yaşayarak ortaya koydukları başdöndürücü namaz performanslarıyla, kullukla hangi zirvelerde kanat çırpılabileceğini göstermişlerdir.

Din’in direği, ibadetlerin özü ve esası, insanı Allah’a yaklaştıran en önemli bir vesile hatta gaye ölçüsünde bir vesile olan namaz, İslam’ın beş temel esasından biri olduğu için, Muhterem Hocaefendi de eserinin ilk bölümünü “İslam Hakikati”ne ayırmıştır. Bu bölüm Cibrîl hadisinin şerhi ile başlamakta, devamında kelime-i şehadet ve kelime-i tevhid hakikatleri üzerinde durulmakta; sahabeden, gönüllerine iman girince birer kahraman kesilen Safvan ibn Ümeyye ve Umeyr ibn Vehb (r. anhüma) örneklerine yer verilmektedir. İslam’ın bütün peygamberlerin ortak mesajı olduğu, peygamberlere ve hususiyle Peygamberler Peygamberi Hazreti Muhammed (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam)’a itaatin önemi de eserin bu birinci bölümünde anlatılan konular arasındadır. İslam’da namaz bahsine geçmeden önce yine burada iman ve amel arasındaki münasebete dikkatler çekilmekte; imanın, İslam’ın nazarî yanını; namaz gibi ibadetlerin de amelî yönünü teşkil ettiği vurgulanmakta ve Üstad Bedîüzzaman’ın, “İmansız İslamiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslamiyetsiz iman da medar-ı necat (kurtuluş vesilesi) olamaz” tespitine yer verilmektedir.

Bu bölümde Muhterem Hocaefendi’nin şu cümleleri özellikle dikkat çeker: Kalb ve ruhun, lâhut âlemiyle münasebeti ancak ibadetlerle inkişaf eder.

İbadetler, âzâlarla tekrar edilip içte duyulduğu nispette melekiyet yönü zuhur eder ve insan, kazandığı derecelerle manevî olarak yükselmeye başlar. Bunun aksine olarak Allah’tan uzak ve dünyaya bağlı kalınarak eda edilen ibadetler, bir kısım formülleri icra etmeden ibaret kalır ve vicdanlardan lâhut âlemine açık bir menfez olma görevini yerine getiremez. Neticede ise Allah’la münasebet geliştirilememiş ve insanın bu yanı güdük kalmış olur.

Kur’an-ı Kerîm’de inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedildiğine vurgu yapılarak başlayan ve “İslam’da Namaz” başlığını taşıyan ikinci bölüm, kanaatimizce kitabın ana gövdesini oluşturmaktadır. Bölümün başındaki şu cümleler hem kitabın yazılış gayesini özetlemekte hem de bizim bu kanaatimizi te’yîd etmektedir: Namaz, ibadetlerin en kapsamlısıdır. Bu açıdan denebilir ki o, kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Evet, namaz, Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. İnsan, mahiyetindeki mükemmelliği ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın kendisinden istediği insan olma özelliğini de ancak onunla ortaya koyabilir.

Namazın Din’deki yeri ve önemi.. hesabı sorulacak ilk ibadet olması.. namazlarını terk ettikleri için hüsrana uğrayan güruhun Kur’an-ı Mübîn’de resmedilişi.. namazın, imanın ikiz kardeşi oluşu yani Muhterem Hocaefendi’nin ifadeleriyle, iman Din ve diyanetin nazarî yanını teşkil ederken, sâir ibadetlerin ve özellikle de namazın, Din ü diyanetin pratik yanını meydana getirmesi; daha kestirme bir ifade ile namazın pratik iman, imanın da nazarî bir namaz olması.. diğer bütün ibadetlerin manasını ruhunda taşıması ve hepsinden bir iz bulundurması hasebiyle adeta bütün ibadetlerin fihristi olması ve bu yönüyle onunla boy ölçüşebilecek ikinci bir ibadet tasavvur edilemeyeceği.. bir namazdan sonra başka bir namazı beklemeye koyulmanın ve mescidlere doğru çok adım atmanın fazileti.. her hikmetini tam olarak kavrayamasa bile mü’minin sırf Allah’ın emri olduğu için ibadetlere sarılması manasına gelen “taabbüdîlik” mülahazası ve kulluğunda sadece Hakk’ın rızasını düşünerek başka beklentilerden uzak durması.. şirk ve riyadan, bir de namaz kılarken iradî olarak inleme, ses çıkarma, ağlama gibi hallerle farklılık ortaya koyma gibi namazın ruhuna taban tabana zıt hususlardan fersah fersah uzak durması gibi önemli meseleler de bu bölüm içinde yorumlanıp açıklığa kavuşturulmaktadır.

Muhterem Hocaefendi bu fasılda bir istidrad fakat çok önemli bir istidrad olarak sıkıntılı ve zor durumlarda eda edilen namazın kıymeti üzerinde durur ve şunu söyler: Hiçbir sıkıntı ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile bin bir ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırması altında kılınan namaz arasında çok büyük farkların olacağı açıktır. İkinci türden namazlar, namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidir. Gerçi her ne kadar huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de bu stres ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk kazandırır. Bence önemli olan da işte budur.

Kitapta dikkat çeken ince bir husus da Muhterem Hocaefendi’nin, namazın –bazı fıkıhçıların belirttiği gibi- sadece bedenî bir ibadet olmayıp aynı zamanda mâlî bir ibadet sayılabileceği mülahazasıdır. Zira her ne kadar eski dönemlerdeki insanlar “zaman değeri” denilen hususu bilmeseler de kapitalizm ve komunizmin ortaya çıkmasıyla değeri insanlar tarafından daha iyi anlaşılmaya başlanan zaman, Müslümanlıkta zaten bir değere sahipti ve kıymeti biliniyordu. Nitekim, namaz için de vakit ayrılmakta, elbiseler aşındırılmakta, dükkanlar –muvakkaten de olsa- kapatılmaktadır. Bu gibi hususlar bir araya getirildiğinde namazın malî bir yönünün olduğu da ortaya çıkar. (sh. 74)

Namazı şuurluca edâ etme, kitabın bu ikinci bölümünde yer alan üçüncü fasıldır ve sadece bölümün değil aynı zamanda bütün kitabın âdeta özü ve çekirdeği hükmündedir. Çünkü bu kitabı okuyup mütalaa ve müzakere edenlerin –bizden evvelkilerin tabiriyle- kâhir ekseriyeti namazlarını kılan insanlardır. Dolayısıyla kitabın öncelikli hedefi namaz kılan bu insanların, okuyup anladıklarını miraca yükselten bir helezon gibi kullanarak namazı geçiştirmeden, aradan çıkarmadan, şuurluca, duyarak, tam bir konsantrasyon içinde, ciddi bir iç derinlik, ciddi bir huşû ve haşyet ve ciddi bir saygı ile edâ/ifâ/ikâme etme ufkuna ulaşmaları ve namazı tabiatlarının bir derinliği, bir başka ifade ile ikinci bir tabiat haline getirebilmeleridir. Böyle bir namazdır ki, hem Cenab-ı Allah’ın, hem de Hazreti Resûlullah’ın muradına uygun olacaktır.

Böyle bir ufku yakalayabilmek için Muhterem Hocaefendi’ye göre mü’min evvela namaza giderken en mesut bir işe koyulma neşvesi içinde koşmalıdır. Yoksa –yüz bin defa hâşâ- def’-i bela ve angarya kabilinden, bir meskenet ve uyuşukluk içinde namaza yaklaşmak bu neşveyi tadamamış olan münafıklara ait bir haslettir ki, “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar” gibi ayet-i kerimeler ve “Bir zaman gelir ki, binlerce kişi mescitleri doldurur, namaz kılarlar fakat içlerinde mü’min yoktur” kabilinden hadis-i şerifler işte bu hakikati işaretler.

Şu iktibaslar (alıntı) bize bu bölümün kıymetini daha iyi ifade edecektir: “Namaz, bir huşû, bir iç saygısı ve bir edeb işidir. Bu mânâ ile eda edildiği müddetçe iç âlemimize daima bir duruluk getirir, fikirlerimize bir istikamet kazandırır. Bu şuur ve anlayış içinde eda edilmeyen namaz, insanın sırtında bir yük ve insan için bir yorgunluktur; kurbete vesile olması bir yana, kulun Allah’tan uzaklaşmasına bile sebep olur.”

“Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbirle beraber mâsivâdan sıyrılmalı, gönlünüzü sadece O’na açmalı ve dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mânâ ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülâhazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin mânâlarla beraber yükselmelidir.”

Muhterem Hocaefendi bu fasılda namazın manasını hayatımızın bütün safhalarında devam ettirme üzerinde de durur. Ayrıca istenilen namaz ufkuna ulaşabilmek yine Hocaefendinin kelimesiyle namazlaşabilmek için insanın başlangıçta kendisini biraz zorlaması (tekellüf) gerektiğine ve bunun bazen onlarca sene alabileceğine dikkatlerimizi çeker. Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem), mescid’e gelerek namaz kılan –biz ona zahiren diyelim- bir kişiye, “Namaz kılmadın sen” diyerek gerçek namazı ta’lim buyurduğunu nakleder.

Burada geçen tekellüf konusu kitabın ilerleyen bölümlerinde ehemmiyetine binaen bir defa daha karşımıza şu ifadelerle çıkacaktır: Bir kez daha ifade edelim ki bütün bunlar, birer seviye meselesidir. Alıştırma yapmadan, nefsi zorlamadan bu seviyelerin yakalanması mümkün değildir. Yani başta tekellüf olmazsa daha sonra teklif olmaz. İşin başında zorlama olmazsa daha sonra nefse öyle bir şey teklif edemezsiniz. Bu açıdan gözünü bu seviyelere dikmiş bir insanın kendisini ölesiye bir gayretle zorlaması gerekir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri bir yerde, “Ben altmış sene kendimi zorladım. Altmış sene sonra Allah lütfetti, namaz kılmaya başladım.” mânâsına gelecek bir ifadede bulunuyor. O hâlde bizim gibi hayatında hakiki namazı tatmayanlar, hiç olmazsa beş-on sene kendilerini namaz kılmaya zorlamalıdırlar.

Hocaefendi’ye göre namazı, mükellefiyet olarak eda edilen namaz, kötülüklerden koruyan namaz ve miraç buudlu namaz olarak üç mertebede değerlendirmek mümkündür. Hazreti Ömer, Hazreti Ali, Hazreti Abbâd gibi namaz aşıkları ve Ata ibn Ebî Rebâh, Şu’be ibn Haccâc, Ebû Osman en-Nehdî, Vehb ibn Münebbih, Tâvus ibn Keysân, Saîd ibn Müseyyeb, İmam-ı Azam Ebû Hanife, Cüneyd-i Bağdadî, Harun Reşîd gibi her günü ve geceyi onlarca, yüzlerce rekat namazla süsleyen namaz kahramanları da örnek kulluk hayatlarıyla Namaz kitabının bu bölümlerine şeref vermişlerdir.

Namazın Çekirdekleri

Malumdur ki, Üstad Bedîüzzaman hazretleri “Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber” kelime-i mübarekelerini namazın çekirdekleri olarak konumlandırmaktadır. Muhterem Hocaefendi, Miraç Enginlikli İbadet: Namaz adlı bu eserinde Fâtiha ve Tahiyyât gibi hususi cümleleri de bu çekirdekler içine dâhil eder. Bütün bu kelimelerin namaz boyunca adeta yudumlanması ve bir doy(a)mamışlık edasıyla namazın sonundaki tesbihatta da yeniden bu kelimelerle Cenab-ı Allah’ın anılması üzerinde durur.

Namazın tefekkür, zikir ve tevbe boyutları, kalb inceliği ve namaz arasındaki irtibat, yatsıdan önce dört rekat olarak eda edilen namaz gibi bazı nafilelerin önemi üzerinde durduktan sonra sözü Fahr-i Kâinat Efendimiz’in namazına getirir Hocaefendi. Orada, “Allah, senin secdede nasıl kıvrım kıvrım kıvrandığını biliyor” ayet-i celilesini tefsir eder. Mübarek sinelerinin namaz kılarken değirmen taşının çıkardığı ses gibi ses çıkardığını, yine mübarek başını secdeye koyup, “Allahım! Senin gazabından rızana sığınırım” diyerek hıçkırıp yakardığını, “Eğer onlara azap edersen, onlar Senin kullarındır. Ama onları bağışlarsan, Azîz ü Hakîm Sensin” ayetini okuyarak sabahlara kadar ağladığını, bir kere başladıktan sonra asla terk etmediği farz ve nafilelerle başka hiçbir kula müyesser olmayan imkan-vücub arası bir noktaya ulaştığını anlatır.

Bir sonraki başlık “Namaza Musallat Olan Hastalıklar”dır. Şeytanın namazda vesvese vermesi, sağa sola baktırarak kulun namazından hırsızlık yapması, namaza karşı tembellik ve yorgunluk gösterilmesi, ibadetlerimizin çehresindeki solgunluk gibi hususlara bu başlık altında temas edilir. Merhum Mehmet Kırkıncı hocanın rahmetli babası Celal Efendi ile yaşanan bir hatıraya da yer verilir.

İ’la-yı kelimetullah ve namaz dengesini anlattığı yerde sözü, tesirin Allah’la (celle celâlühû) münasebete bağlı olduğu hakikatine getiren M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu ifadelerini okumadan geçmenin doğru olmayacağı kanaatindeyiz: “İ’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konulan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allah’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kuvvetli olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. O’nunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiç kimseyi doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâluhu), Kendi yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lütfeder.

Bu açıdan da Kur’ân’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve sadece şekilden ibaret olan şeylerin dergâh-ı ilâhîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler.

Muhterem Hocaefendi’ye göre namaz kahramanı olabilmenin üç şartı vardır. Bunlardan birincisi himmeti âlî tutmak, ikincisi namaz konusunda yazılmış olan eserleri im’an-ı nazar ile mütalaa etmek ve üçüncüsü kavlî ve fiilî duada ısrarlı olmaktır.

Namazı şuurluca edâ edebilmek için elbette ona ciddi bir hazırlık gerekir. Kitabın üçüncü bölümü bize işte bu mühim konuyu detaylıca anlatır. Namaz yolunda ilk ikaz ve birinci hazırlık olan abdestin, zorluklarına rağmen dualarıyla beraber tastamam yerine getirilmesinin; namaza konsantre olma adına ikinci basamak sayılan ezanın saygı ile dinlenilmesinin; farz namazlara hazırlayan sünnetlerin ve nihayet kâmetle namaza tam hazır hale gelmenin öneminden bahseder. Abdest ve guslün insan sıhhatine faydalarına değinir ve kâmet okuyan müezzinlerin seslerinin gırtlaktan değil içten ve vicdandan gelen sesler olması gerektiği gibi hususlarda tembihlerde bulunur.

İşin doğrusu abdest anlatılırken ortaya konan, kalb ve ruh hayatına dair şu tasavvufî yorum nazarları yüksek bir ufka tevcih etmektedir: Yapılıp yerine getirilen temizlikle bir taraftan el-ayak, saç sakal gibi uzuvlar kirden pastan temizlenirken diğer taraftan da dopdolu bulunduğu mânâ ile kalb, kötü ahlâka ait hususiyetlerden sıyrılıp yükseklere pervaz eder. Derken sır, Cenâb-I Hak’tan gelen vâridât karşısında parlak bir ayine hâline gelir ve safiyetini muhafaza eder. İşte böyle bir temizlikle imanın yarısı elde edilmiş olur ki Allah Resûlü’nün, “Temizlik imanın yarısıdır.”sözünün hakikati burada ortaya çıkar.

Dördüncü bölüm namazı oluşturan unsurların yani namazın dışındaki ve içindeki şartların (rükün) ayrı ayrı anlatıldığı bölümdür. Elbette bu anlatma meselenin ilmihal kitaplarında ele alınışı keyfiyetiyle değildir. Daha ziyade iftitah (başlangıç) tekbirinden selama kadar bu şart ve rükünlerin hikmetleri yörüngesinde cereyan eder ki bu, bizim yorum dünyamızda çok üzerinde durulmamış olan bir yaklaşım tarzıdır. Aynı şekilde bahsin sonundaki “namazda iç ve dış ta’dil-i erkân” konusu bilebildiğimiz kadarıyla Muhterem Hocaefendi’ye mahsus bir değerlendirmedir. Dış ta’dil-i erkân ile kastedilen –bilindiği üzere- namazı oluşturan hareketleri hakkını vererek yapmaktır ki bu, meselenin daha ziyade fıkhî boyutunu ilgilendirmektedir. Burada dikkat çekici olan husus ise, Hocaefendi’nin daha çok sûfiler tarafından üzerinde durulan huşû ve hudûu “iç ta’dil-i erkân” olarak isimlendirmesidir. “Namazın asıl gayesi nedir?” ve “Cemaatle namaz ne ifade eder?” sorularının cevabı da yine bu bölümde ele alınmıştır.

“Hayat, namaza göre tanzim edilmeli ve namaz, bir takvim gibi hayatın her noktasını kuşatmalıdır. Hayatın gerçek takviminin blokajı namaz üzerine oturtulmalıdır” cümleleriyle başlayan bir sonraki kısmın konusu, Üstad Bedîüzzaman hazretlerinin ifadesiyle namazın muayyen beş vakte hikmet-i tahsisidir ki, Hazreti Üstad bu konuyu Sözler adlı eserinde icmâlen ele alır. Hocaefendi ise eserinde bu icmali tafsile kavuşturarak hem sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinin hem de teheccüd vaktinin, insan ve kainatın hayatı açısından ifade ettiği manaları şerh eder ki, bu da bilebildiğimiz kadarıyla çok üzerinde durulmamış çok orijinal bir yaklaşımdır. İşte o yaklaşımın özeti sayılabilecek birkaç cümle: Biz, Cenâb-ı Hakk’ın, günün belli vakitlerine tahsis ettiği beş vakit namazda, Kur’ân, kâinat, insan ve onun kulluğunun iç içe girdiğini müşahade ederiz. Kâinat kitabı, onun küçük bir misali ve çekirdeği olan insan ve onların da tercümesi olan Kur’ân, namazda iç içe girer ve âdeta bir vahidin üç yüzünü teşkil ederler. Şöyle ki bütün bir kâinatın küçük bir misali ve hulâsası olan kul, kâinatın tercümesi olan Kur’ân ve O’nun da hulâsası olan Fâtiha ile Rabbinin huzurunda elpençe divan durur ve kulluğun hulâsası olan namazını eda eder.

Namazın Vaadettikleri

Namaz, câmî bir ibadet olması hasebiyle hem ferde hem de topluma bakan yönleriyle pek çok semeresi olan bir ibadettir. Yedinci bölümde Muhterem Hocaefendi işte bu meyveler üzerinde durur. Namazın, kulun gönlüne huzur ve inşirah verdiğini anlatır. Kitabın burasında karşılaştığım bir ifadeyi okur okumaz içimden kendi kendime, “Namazın vaadettiklerinden ne kadar da habersizmişim ben!” deme ihtiyacı hissettim. İşte bana bunu söylettiren cümleler şunlardı:

Mü’minin, namazlarını şuurlu olarak eda etmesi, onun düzensiz hayatına bir düzen, dağınık kalbine bir denge ve insicam getirecek, perişan hislerini ayağa kaldırıp bulanık yönlerine de bir ışık saçacaktır. Ve o, bu sayede doğru görme, doğru düşünme, doğru konuşma imkânını elde edecektir. Günde beş defa Rabbin huzuruna gelip şuurla eda edilen namaz, Allah’ın izniyle bütün bunları insana kazandıracak mahiyettedir.

Sadece bunlar mı? Elbette değil. Şuurla ifa edilen bir namaz, insanı fuhşiyattan alıkoyar.. günahlarına kefaret olur.. duygularına istikamet kazandırır.. iman esaslarını hatırlatır.. Allah’a yakınlığa vesile olur; öyle ki, insanı adeta Rabbiyle konuşma makamına yükselten yüce bir mevki haline gelir. İnsanlar arasında eşitliği sağlar. Hem ferdin hem de toplumun hayatını disipline eder.

Cum’a gününün, Cum’a namazının ve icabet saatinin öneminden bahseden bölüm yedinci bölümdür. Burada aynı zamanda Cum’a namazının kapsamlı bir ibadet olduğuna vurgu yapılır ve dikkat edilecek bazı hususlar üzerinde durulur. Ensâr-ı kirâm efendilerimizin Es’ad ibn Zürâre (radıyallahü anh)’ın evinde ilk Cum’a namazını kıldırması hakkındaki yorumlarıyla Muhterem Hocaefendi bir kez daha farklılığını ortaya koyar: En az haftada bir defa da olsa bir araya gelme, hep birlikte ibadet etme, sonra da dupduru vicdanlarla konuşup dertleşme içtimaî bir mesele ve zarurettir. Müslümanlığın, daha yeni yeni şehbal açtığı bir devirde dahi şuurlu mü’minler bu durumun farkına varmış, Cum’anın lüzümuna inanmış, Efendimiz’den bu hususta henüz bir emir gelmemesine rağmen Cum’a namazı kılmışlardır.

Farzları tamamlayan, Allah’a (celle celâlühû) yakınlaşmaya vesile olan, dereceleri yükselten nafile namazlar ve bunlar içinde özellikle teheccüd ve hâcet namazları, Muhterem Hocaefendi’nin hassasiyetle üzerinde durduğu bir fasıldır ve kitabımızda sekizinci bölüm olarak karşımıza çıkar. Söz hazır gece ibadetinin semtine uğramışken, Peygamber Yolu mirasçılarının kulaklarına küpe şu kelimelere dinlemek de kanatimizce büyük istifadeye vesile olacaktır: Bin bir tecrübe ile sabittir ki, gecelerini ihya edenler, gündüzleri de küheylanlar gibi koşarlar. Benim şimdiye kadar bu vasıflarıyla hiç çizgi değiştirmeden hayatlarını sürdüren, tanıdığım dünya kadar insan oldu. Senelerdir başlarını bu eşikten hiç mi hiç kaldırmadı ve gece hayatlarını hiç mi hiç aksatmadılar; tabi, millete hizmetten de hiç geri kalmadılar.

Bu cümleler, “aksine…” diye devam etmektedir ki, biz öyle bir hale düşmekten Yüce Rabbimiz’e sığınırız.

Namaz kitabının dokuzuncu ve son bölümünde yer alan ve namazın rükû, secde, teşehhüd gibi değişik fasıl ve duraklarında okunabilecek ve –maalesef- çoğumuzun da çok âşina olmadığı Kur’an-ı Kerîm’den ve Hadis-i Şeriflerden duaların toplu bir şekilde yer alması adeta eseri taçlandıran bir güzellik olmuştur.

Evet, evet, evet… kalbin gıdasıdır namaz.. ruhun miracıdır namaz.. sefine-i Din’i yani Din gemisini yürütendir namaz ve dolayısıyla namazsız İslam olmaz.

Nihaî olarak diyebiliriz ki, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Namaz kitabı çok derin bir bakışın ürünü olarak karşımıza çıkmıştır ve bize namazla ilgili miraç derinlikli pek çok buudları/boyutları gösterip yaşatma potansiyeli taşımaktadır. Elverir ki, biz de derin bir bakış, bir im’an-ı nazar ve bir konsantrasyonla Namaz’a teveccüh edebilelim. Buna muvaffak olabilirsek gerisi Cenab-ı Hakk’ın fazl u keremine kalmıştır ki, biz de her birimiz, O Keremkânî’den yine kitaptan bir dua ile onu dileniriz:

Allahım! Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lütfeyle; namazın mânâsını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen’den başka bütün mülâhazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..

Bu arada, bir kitap incelemesinin nasıl yapılacağına dair söz söyleyenler, bahse mevzu kitabın mutlaka tenkit edilmesi gerektiğini de ifade ederler. Şunu diyebilirim ki, Namaz kitabını okumayı bitirdiğim zaman benim kitap hakkındaki tenkidim, “Keşke bitmeseydi” şeklinde olmuştur.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin