‘Modernist’ ulus-devlet ‘postmodernist’ Kavala’ya karşı

YORUM | YAVUZ ALTUN

Rütbeli askerlerin yaptıkları konuşmaların gazetelerde sekiz sütuna manşet olduğu günlerden birinde, geçmiş genelkurmay başkanlarından Işık Koşaner, şöyle bir laf etmişti:

“Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan postmodern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler.”

2007’de postmodernite kavramı dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un Kara Harp Okulu açılış törenindeki konuşmasında da gündeme gelmiş, postmodernist akımların küreselleşme ve bazı iç etkenler nedeniyle Türkiye’de “dinî ve etnik kimliklere” alan açtığı vurgulanmıştı.

Bu bahsi geçen “postmodernistler” dönem dönem çeşitli isimler aldı elbette. AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, yani 2002’den sonra, “liberaller” (seviyesi düşükler için “liboşlar”) olarak mimlendiler. 28 Şubat’tan itibaren “devlet” karşısında dinî ve etnik kimliklerin varlığını savunuyorlardı. Karşı tarafsa “üniter devlet” dediği bir kavram üzerinden, güya “bölücü terör” ile savaşırken, diğer yanda medyayı, sivil toplumu abluka altına almanın normalliğinden bahsediyordu.

2010’daki referandumda, “Yetmez Ama Evet”çiler (YAE) olarak isimlendirildi postmodernistler. Referandumun yüzde 58 desteğe ulaşmasının YAE’ciler yüzünden olduğu sürekli vurgulandı. Bilhassa da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin Gezi Parkı’yla birlikte takındığı tavır sonrasında, “ortalama CHP seçmeni” tarafından her türlü kötülüğün anası muamelesi gördüler. “Biz bu Erdoğan’a hiç güvenmemiştik” lafındaki özcü tavır, modernizmin alametlerindendi.

2007’de ordudaki üst düzey komutanların durduk yere postmoderniteyle hesaplaşmaya kalkışması herhalde tesadüf olamazdı. Belki bir gün birisi anılarında yazar da okuruz.

Ama yalnız değildiler. Cumhuriyet her ne kadar “muasır medeniyetler seviyesi” hedefiyle doğmuş olsa da, Cumhuriyetçiler her daim “anti-Batıcı”, 2000’lerin moda tabiriyle “anti-Küreselci” olmuşlardı. Sol içerisinde neo-liberalizm karşıtlığı şeklinde kurgulanan bir söylem, Misak-ı Milli sınırları içinde “anti-emperyalist” akımlarla kesişiyor ve topyekûn Batı karşıtlığına cephane taşıyordu. 70’lerden kalma Marksist solla devrin CHP’sinde temsil edilen ulusalcı-sol arasındaki geçimsiz evlilik, bazen ortaklaşan bu gibi ezberlerden ileri gelirdi. 2007-2013 yılları arasında ekranda boy gösteren ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yakın duran gazeteci, yazar ve “stratejistlere” bakın, hemen hepsinin ortak noktası buydu.

Türk milletini “idare etmenin” (Süleyman Demirel, “Türkiye yönetilmez, idare edilir” demişti) yolu, onu Misak-ı Milli sınırları içine hapsetmek, “küçük olsun bizim olsun” tarzındaki taşralı kapanıklığa (muhafazakârlığa) mecbur bırakmaktı. Geçenlerde İlber Ortaylı, Ege Üniversitesi’nde gençlere, “Türkiye’de derece alanlar ABD’de garson oluyorlar,” demiş, boşa gitmeyin demeye getirmiş mesela. Eğer Türkiye’de bir müesses nizam (establishment) varsa, onun ideolojisi tam olarak budur: Türkiye’yi “idare etmek” ve insanları da buna mecbur etmek.

***

Milliyetçiliğin/ulusalcılığın Türk kimliğinin temel kodlarından biri olduğu aşikâr. Burada bir insanın vatanını, milliyetini sevmesinden bahsetmiyoruz. Türkiye’yi dünyanın merkezi gören, ülkenin dünyayla entegre olmasını tehlikeli bulan, vatandaşlarının hayatının her alanına karışmak isteyen bir totaliter kimlik inşası bu. En iyimser versiyonlarında bile, tuhaf bir “Şu Çılgın Türkler” tadı yakalamak mümkün.

Sol siyasette de, sağ siyasette de mebzul miktarda bulunan bu anlayış, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla birlikte AKP’nin ve Erdoğan’ın arkasında saflaşmaya başladı. Bu kez düşman “Geziciler”di. Gezi Parkı olayları AKP’li “kalemşörler” tarafından bir çırpıda “Batı’nın oyunu” olarak lanse edildi. AKP’ye muhalif olan fakat benzer “yerli ve milli” ideolojiye sahip kimseler de zamanla bu saflara katıldı. Kırk yıldır söylenip duran, temcit pilavına dönmüş iddialar da böylece yeniden ana akımda yer buldu.

Türkiye’de olup biten her şeyi dış güçlere bağlayan, hadiseleri “dış düşman / iç destekçi” (haricî/dahilî) sarmalında kolayca açıklayan, kafasına göre tarihi ve olayları eğip büken insanlar televizyon ve gazetelerde zehir saçmaktaydı.

Zehir kelimesini benzetme olsun diye değil, bilerek isteyerek kullanıyorum. Komplo teorilerinin, gerçeklikten kopuk ve hayal ürünü iddialara dayalı açıklamaların insanlara yaptıkları ortada zira.

Ama bu “anti-Küreselcilik” ya da postmodernite eleştirisi görünümlü “ulus-devletçi retorik”, sadece AKP tarafında bulunmuyor. Bilhassa dünyaya hâlâ Soğuk Savaş döneminin terminolojisiyle yaklaşan orta yaşlı siyasetçiler ve gazeteciler, bu kavramları kullanmayı sürdürüyor. Marksist söylemdeki kapitalizm eleştirisi de, yerli ve millici “Türkiye’nin kendine özgü şartları” meselesi de, İslamcılığın kolayca angaje olduğu “sömürge karşıtı millici” safsatalar da burada kesişiyor.

Erdoğan’ın Batı karşıtı söylemi yüzde 50’yi konsolide edebilmesi açısından bu yönleriyle bir hayli kullanışlı. Toplumun hep bu eksende tutulması da, rejimin (sadece Erdoğan rejimi değil, “modernist, ulus-devletçi rejimin”) gelecek nesillere aktarımı adına mühim.

Aslına bakarsanız bu trend dünyada da yükselişte. Macaristan’da mesela Victor Orban iktidarı, bütün kötülüklerin anası olarak işadamı ve Açık Toplum Vakfı’nın kurucusu George Soros’u bellemiş durumda. Meclis’ten bir yasa geçirerek ülkede Soros’a ait kurumların kapatılmasını bile sağladılar. Toplumsal muhalefeti “Soros çuvalı” içine koyup, susturabiliyor.

Geçenlerde ABD Başkanı Donald Trump bile, ülkedeki göçmenleri savunan sokak hareketlerinin Soros tarafından finanse edildiğini ima etti. Rus kaynaklı sosyal medya trollerinin gündeminde de Soros var. Korku siyaseti için kullanışlı bir nesne.

Soros, bizim de yabancımız değil. Gezi Parkı eylemlerini onun palazlandırdığı o günlerde de sıklıkla yazıldı, çizildi.

Küreselleşme (“postmodernite”) karşıtları, İngiltere’de Brexit’le, ABD’de Trump’la ve Avrupa’da popülist politikacılarla mevzi kazanmış durumdalar. Trump’ın seçim sloganı “ülke sınırlarını geri getirmek” olmuştu. Bir göç ülkesi olarak kurulan ABD’nin göç almasının önüne geçmek, ülkenin temel değerleriyle oynamak aslında ama Trump ve seçmeni bunu umursamıyor.

Orban ve benzerleri bilhassa Doğu Avrupa’da hiç göçmen görmek istemiyorlar. Küreselleşmeye ve onun temsili olarak gördükleri Avrupa Birliği (AB) politikalarına karşı çıkıyorlar.

Göçmenlik, çok kültürlülük, hatta eşcinsellik gibi kimlik meselelerini topyekûn küreselleşmenin ya da postmodern içtihatların bir “sapkınlığı” olarak görüp reddediyorlar.

Egemenlik kavramı yeniden, her yerde hortlamış durumda. Hiçbir ülkenin tek başına kendine yetemediği, günlük ihtiyaçların bile küresel alışverişle karşılandığı günümüzde, bu çok iddialı bir argüman. Hele ki internet çağında…

Türkiye’de ise 2013’ten sonraki süreçte AB’den ve ABD’den gelen eleştiriler, “O devirler geçti artık ülkeyi siz yönetmiyorsunuz,” kıvamında açıklamalarla geçiştiriliyor. Şeker Fabrikalarını ABD şirketi Cargill’e satan bir ülkeden bahsediyoruz.

***

Önceki gün Karar’da Yıldıray Oğur, Osman Kavala soruşturmasından hareketle, geçen hafta gözaltına alınan akademisyenlerle ilgili bir yazı yazdı. Kavala soruşturmasında ifade veren bir gizli tanığın, şu cümleleri bakın bakalım tanıdık gelecek mi:

“Taksim Gezi Parkı eylemleriyle ilgili dünya çapında bir çok araştırmacı yazar ve gazeteci, akademisyen ve siyaset adamının, Soros ve bağlantılı vakıflarıyla ilgili makale ve haberleri basında yer almaktadır. Bu haberlere bakıldığında Gürcistan ve Baltık ülkelerinde Turuncu Devrim, Arap ülkelerinde Arap Baharı, Türkiye’de Taksim Gezi Parkı gibi olayların Soros’un yönetimindeki Açık Toplum Vakfı vasıtasıyla gerçekleştirildiği… Sırbistan’da başlayan dalganın bir şekilde önce Arap ülkelerine ulaştırıldığı sonra Türkiye’ye getirildiği… Gezi Parkı eylemlerinin de Soros’un Türkiye bağlantılarının organize ettiğinin söylenmeye başlandığı, bu konunun hükümet üyelerince de basında dile getirildiği görülmüştür.”

Soros, 2000’li yıllarda bu kez Türk ulusalcılarının gündemindeydi. AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek için sıklıkla referans veriliyordu. Eğer bir kısım ulusalcılar Gezi Parkı olaylarında Soros’un “izini” görememişse bu, Gezi Parkı olaylarının Erdoğan’a karşı olmasının getirdiği kafa karışıklığı sebebiyleydi.

Nitekim Kavala soruşturması kapsamında tutuklanan bazı isimler, AKP muhalifi olsa da bazı ulusalcı, sol kimlikli kimselerde “sevinç” yarattı. Çünkü bu isimler bildik “postmodernist” tayfadandı.

Başbuğ’un dediği gibi “dinî ve etnik kimliklere” alan açan postmodernistlerin, devri geçti. Cumhuriyet gazetesini “cemaatçiler (dinî) ve Kürtler (etnik)” ile doldurduğu iddia edilen ekip de tasfiye edildi. Bir zamanlar katı devletçi anlayışın karşısında, sivil alanda (postmodernizmin yanında) faaliyet gösteren dinî cemaat ve tarikatlar, ve bittabi İslamcılar, şimdi “modern devlet” saflarında. “Devlete biat” denilen şey, İslamî terminolojideki “fitne” meselesinden ziyade, 19. yüzyılda Batı’da neşet eden “modern ulus-devlet” formunun getirdiği bir bağlayıcı vatandaşlık ödevi. İslamî terminoloji işin sosu.

İnsan hakları, çok kültürlülük ve benzeri pek çok fikir, “postmodern” anomaliler olarak görülüyor artık. Ama karşılığında yeni bir şey önermiyorlar, geçmişe dönelim derdindeler.

Trump’tan Orban’a, Brezilya’nın yeni seçilen aşırı sağcı lideri Bolsonaro’dan Erdoğan’a ortaya koydukları siyasetin ve fikirlerin hepsi de geçmişe ait, ikinci sınıf fikirler. Birer hortlak gibi şimdi aramızdalar.

İktisatçı John Maynard Keynes’in şöyle bir sözü var, belki kulaklara küpe olur:

“Kendini herhangi bir entelektüel etkiden azade gören pratik yöneticiler, genelde fikren iflas etmiş ekonomistlerin kölesidirler. Gökten sesler duyduğunu sanan çılgın liderler aslında birkaç yıl öncenin ikinci sınıf akademik karalamalarının çılgınlıklarından dem vuruyordur.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin