Modern dönemin ilk hükümet darbesi: Babıali Baskını

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Abdülhamit rejimine muhalif olarak ortaya çıkan İttihat ve Terakki, inişli çıkışlı dönemlerden sonra 20. Yüzyıl başında yeniden toparlanma imkânı buldu. Bunda Avrupa devletlerinin müdahalesine kadar giden Makedonya meselesinin büyük bir payı vardı. İttihatçılar bölgenin Abdülhamit tarafından Balkan devletlerine bırakılacağı propagandasını yapıyor ve bunu “beka sorunu” olarak yansıtarak güçlerini artırıyorlardı.

Özellikle III. Ordu subayları arasında Cemiyetin taraftar bulması sonucunda 23 Temmuz 1908’de meşrutiyet ilan edildi ve Abdülhamit de bunu kabullenmek zorunda kaldı.

İttihatçılar Fransız İhtilalinden ilham almışlar ve ihtilalin “libérté, égalité, fratérnité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik)” prensiplerini benimsemişlerdi. Onlara göre Meşrutiyet ilan edilip kendileri yönetimde etkili olurlarsa kötü gidiş sona erecek hatta “Düvel-i Muazzama’nın” tavrı da değişecekti.

HAYALLERİN SONU

Bunların gerçekle ilgisi olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Büyük devletlerin desteği alınamadığı gibi problemler ağırlaşarak devam etti. Üst üste gelen Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’nden ayrılarak tam bağımsız olması, Yunanistan’ın Girit’i, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i topraklarına katması “Hasta Adam’ın iyileşmediğini” ortaya koyuyordu.

İttihatçılar meşrutiyet sonrasında Meclisteki hâkimiyetlerine rağmen doğrudan hükümeti kurmak yerine “Abdülhamit devrinin defalarca denenmiş sadrazamlarıyla” çalışmayı tercih ettiler. Cemiyet devleti dönüştürmek için önünde engel olarak Abdülhamit’i görüyordu. Nitekim 31 Mart Olayı, İttihatçılara “Allah’ın bir lütfu oldu” ve Abdülhamit’i tahttan indirerek yerine V. Mehmet Reşad’ı hükümdar yaptılar.

Cemiyet 1909’daki Anayasa değişiklikleriyle de Padişahın yetkilerini sınırlandırdı ve devlet kademelerinde büyük bir tasfiyeye girişti. “Tasfiye-i Rüteb Kanunu” ile Abdülhamit zamanındaki terfilerin büyük kısmı geri alındığı gibi “alaylı” subaylar emekli edilerek “İttihatçı subayların” önü açıldı.

HALÂSKÂR ZABİTAN

Bir oldu-bittiyle meşrutiyeti ilan ettiren İttihatçılar, kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmediler. Bu durum en küçük muhalefete bile çok sert tepki vermelerine neden oldu.

Özellikle muhalefetin güç birliği ile ortaya çıkan Hürriyet ve İtilaf Fırkasına karşı çok sert tedbirler alarak fırka mensuplarını cezalandırdılar ve muhalifleri sürgüne gönderdiler. Nitekim M. Şevket Paşa Meclisteki bir konuşmasında sürgün sayısını 698 olarak vermişti.

İttihatçıların gazabından gazeteciler başta olmak üzere birçok kişi nasibini alıyor ve Cemiyetin fedailerinin silahından çıkan kurşunlarla fail-i meçhul cinayetlere kurban gidiyorlardı.

İkinci Meşrutiyetin önemli dönüm noktalarından birisi de Trablusgarp Savaşı oldu. Osmanlı Devleti dış politikada yalnız kalmanın faturasını çok ağır bir şekilde ödedi ve İtalyan işgali karşısında destek bulamadı.

Bu sırada İttihatçılara karşı farklı bir muhalefet ortaya çıktı. Kendilerine “Halâskâr Zabitan” adını veren ve genellikle küçük rütbeli subaylardan oluşan bu grup tehdit mektupları göndererek “İttihat ve Terakki istibdadının yıkılmasını ve ordunun siyasetten çekilmesini” istedi.

Yapısı bugüne kadar tam olarak çözülemeyen ordu içindeki bu grubun etkisi “gücünden çok daha fazla” olmuş ve İttihatçıların desteklediği Sait Paşa hükümeti düşürülmüştür.

BÜYÜK KABİNE

Sait Paşa’dan sonra yeni hükümet Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından kuruldu. Kabinede oğlu Mahmut Muhtar Paşa da yer aldığından “Baba-Oğul Hükümeti” ya da eski sadrazamların kabinede bulunmasından dolayı “Büyük Kabine” denilen hükümetin ilk icraatı Meclisi feshetmek oldu.

Büyük ümitlerle kurulan bu kabine Balkan Harbiyle karşı karşıya kaldı. Seferberliğini tamamlayamamış, savaştan kısa bir süre önce binlerce askerini terhis etmiş ve Nazım Paşa’nın Harbiye Nazırlığında realist bir harekât tarzı yerine “daima taarruz” stratejisini benimseyen Osmanlı ordusu hemen her cephede ağır mağlubiyetler yaşadı.

Bu manzara, ordudaki tasfiyeler ve ordunun siyaset bataklığına saplanmasının ağır bir faturasıydı. Meşrutiyet sonrasında da siyasetten vazgeçmeyen İttihatçı subaylar yenilgiyi daha da ağırlaştırmışlardı.

GÜPEGÜNDÜZ DARBE

Harbin daha başında Selanik bir kurşun atmadan teslim olmuş, Bulgarlar kısa zamanda İstanbul’u tehdit etmeye başlamış, Osmanlı’nın elinde Edirne, Yanya ve İşkodra kalmıştı.

Yenilginin faturası Ahmet Muhtar Paşa’ya çıkmış ve onun istifasıyla hükümet “İngiliz yanlısı” olarak bilinen Kamil Paşa tarafından kurulmuş ve ateşkes istenmişti.

Osmanlı Devleti kayıpları hafifletmeye çalışsa da galip devletler geri adım atmadıkları gibi İşkodra, Yanya ve Edirne’nin de teslimini istiyorlardı. Bu nedenle Londra görüşmeleri bir çıkmaza girmişti.

İttihatçılar bu aşamada Kamil Paşa hükümetinin “Edirne’yi teslim edeceği” propagandasına girişerek hükümete karşı bir darbe planladılar.

Plana göre İttihatçı liderlerin önderlik yapacağı ve halkın da bir miting havasında destek vereceği bir harekâtla Kamil Paşa hükümeti düşürülecek ve sadrazamlığa Mahmut Şevket Paşa getirilecekti. Mithat Şükrü Bey’in hatıralarına göre Paşa bu teklife “teşebbüs muvaffak olmazsa bizim için felaket olur” diyerek sıcak bakmamış ve zorlukla ikna edilmişti.

23 Ocak 1913 günü Enver Bey önderliğinde içlerinde Talat Bey, Kara Kemal ve Yakup Cemil’in de yer aldığı bir grup Cağaloğlu’ndan Babıali’ye doğru ilerlemeye başladı. Bu sırada İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci “Hükümetin Edirne’yi terk ettiği” şeklinde ateşli bir konuşma yaparak halkı galeyana getiriyor, tahriklere kapılanlar tekbirlerle Babıali’ye doğru yürüyorlardı.

Enver Bey ve yanındakiler bir direnişle karşılaşmadan Babıali’ye girdilerse de önce Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin korumasını sonra da Sadaret yaveri Nafiz Bey’i ve Nazım Paşa’nın yaverini vurdular. Çatışmalarda darbecilerden de Mustafa Necip hayatını kaybetti. Bu sırada Çerkez kökenli Nazım Paşa da Cemiyetin silahşoru ve kendisi de bir Çerkez olan Yakup Cemil tarafından şakağından vurularak öldürüldü.

Darbeciler Kamil Paşa’ya bir istifa dilekçesi yazdırdılar. Paşa’nın “askerin isteği üzerine istifa ettiğini” yazması üzerine de cümleyi “ahalinin ve askerin isteği üzerine” şeklinde düzelttiler.

Darbe başarılı olmuş, Kamil Paşa hükümeti düşürülmüştü. Yeni hükümet, İttihatçıların isteğiyle Mahmut Şevket Paşa tarafından kuruldu. Edirne’nin teslim edilmesi ihtimalini bahane ederek darbe yapan İttihat ve Terakki sadece burayı değil, Yanya ve İşkodra’yı da elde tutamayarak 30 Mayıs 1913’de Londra Antlaşması ile Midye-Enez hattının batısındaki bütün toprakları Balkan devletlerine terk etti.

Babıali Baskını’nda altı kişi hayatını kaybetmişti. Bunların içinde en önemlisi Harbiye Nazırı ve Balkan Harbi faciasının en önemli sorumlusu Nazım Paşa idi. Talat Paşa’nın ifadesine göre Paşa ile “darbeden sonra sadrazam olması için” görüşmeler yapılmıştı. Anlaşılan, Paşa İttihatçıların oyununa gelmiş ve öngörüsüzlüğünü hayatıyla ödemişti.

Nazım Paşa’yı öldüren suikastçı Yakup Cemil ise bir türlü dizginlenemedi ve Enver Paşa ile karşı karşıya gelince “darbe” ile suçlanarak “hain” ilan edilip yargılandı ve idam edildi. Birkaç yıl sonra da Yakup Cemil’in eşleri Fatma ve Nuber Hanımlarla oğullarına devlet tarafından maaş bağlandı (BOA, DH. , 21.10.1337). Böylece “devlet” bir silahşörun ailesine maaş bağlayarak devlet için illegal de olsa kurşun atanları ödüllendiriyordu.

Edirne ise Balkan devletlerinin birbirlerine düşmesiyle İkinci Balkan Savaşı’nda geri alınabildi. Darbe sonrasında sadrazam olan M. Şevket Paşa da beş ay sonra bir suikasta kurban gitti.

YOK KANUN! YAP KANUN!

İttihatçılar bu darbe ile beş ay önce kaybettikleri iktidarı geri alarak 1918’e kadar ülkeyi otoriter bir idare ile yönettiler. Mustafa Sabri Efendi İttihatçılar için “Kanun dışına çıkıldıkça korkuluyor, korkuldukça kanun dışına çıkılıyor” demişti. Özellikle Enver Paşa’nın söylediği rivayet edilen “Yok Kanun! Yap Kanun!” sözü keyfi yönetimin ulaştığı boyutu göstermektedir.

Diğer ilginç bir nokta da “özgürlük” vaat eden İttihatçıların iktidarı elde etmek için darbe yapmaları ve 1909’dan 1918’e kadar üç ay haricinde ülkeyi örfi idareyle yani sıkıyönetimle yönetmeleridir. Lütfi Fikri Bey’in Mecliste söylediği şu sözler o dönemin bir özeti gibidir: “En ahmak adam bile örfi idare ile memleketi idare edebilir.”

KARARTMA

Babıali Baskını modern dönemin ilk darbesi olarak tarihe geçti ve kendisinden sonraki 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbelerinin ilk örneğini oluşturdu.

Bu önemine karşılık olayla ilgili birçok karanlık nokta bulunmaktadır. Bunun nedeninin darbe ile iktidarı ele geçiren İttihatçıların olayın karartmak için aldıkları tedbirler olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim Osmanlı Arşivlerinde Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın öldürülmesi başta olmak üzere darbe gününe dair kayıtlar yer almamakta ve böylesine önemli bir olay ancak hatıralardan hareketle açıklanabilmektedir.

Kaynakça: M. Ş. Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, İstanbul, 1979; M. Albayrak, http://www.geliboluyuanlamak.com/418_100-yilinda-balkan-savasi-ve-babiali-baskini-muzaffer-albayrak.html (Erişim tarihi: 3.2.2019); T. Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, C. 1, İstanbul, 1988;  H. Kamil Bayur, Sadrazam Kamil Paşa,  Ankara, 1954.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin