Korku imparatorluğunda seçim tiyatrosu

YORUM |  Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

31 Mart yerel seçimlerine bir haftadan az bir süre kaldı. Demokrasinin en temel ve asgari koşuludur, özgür ve adil seçimler. 24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gördük ki, Türkiye 1950’li yıllardan itibaren giderek geliştirdiği ve belli bir düzeye oturttuğu özgür ve adil seçim mekanizmasını artık uygulamıyor. Seçimler özgür de değil, adil de. Gerek rejimin yöneticileri – ki özellikle “iktidar” kavramını kullanmıyorum, çünkü yasal-meşru bir hükümeti çağrıştırıyor! – gerekse de bürokrasi tümüyle anayasanın öngördüğü ana devlet mimarisinin dışında hareket ederek, muhalefetin kendisini ifade hakkına kabul hiçbir demokraside kabul edilemeyecek bir biçimde müdahalede bulunuyor.

Selahattin Demirtaş başta olmak üzere, HDP’li ılımlı kanadın tasfiye edilmiş olması, bu partinin rejim mümessilleri tarafından tümüyle illegal bir oluşum olarak lanse edilmesi, HDP ile işbirliği-ittifak kurma gibi tümüyle yasal-meşru seçim stratejilerinin sistem dışına itilmesi, hatta terörizmle işbirliği şeklinde kamuoyuna sunulması gibi majör problemler var. Ya da CHP, HDP ve İYİ Parti gibi AKP-MHP-Derinler ittifakına çeşitli açılardan muhalefet eden partilerin kanalizasyon medyasında sabah akşam karalanması, kendilerini kesinlikle asgari düzeyde bile ifade edememeleri de diğer bir ciddi sorun. Veya Mansur Yavaş’ın üzerine adeta Mario Puzo’nun Baba eserindeki gibi mafyatik yöntemlerle gidilmesi, yine seçimlerin özgür-adil olması önünde son derece ciddi engellerin bulunduğunu gösteriyor. Yavaş’ı adeta bir linç kampanyasıyla yok etmeye çalışıyorlar.

Fakat bu yazıda, bu tür “bel altına vuruş” stratejilerinden de öte, çok daha temel bir konuyu ele almak niyetindeyim. Türkiye bir “korku imparatorluğuna” dönüşmüş durumda. İnsanlar eften püften nedenlerle hayatlarının karartılmasından büyük bir endişe, hatta varoluşsal bir korku duyuyorlar. Sokaklarda insanlarla röportaj yapılıyor. Eleştiren insanların neredeyse tümü, “isterlerse hapse atsınlar, umurumda bile değil!” türü bir cümleyle sonlandırıyor sözlerini. Acıdır! Türkiye’de hâkim olan siyasal kâbusun geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür bu. Röportajlarda konuşan insanlar, fiyat pahalılığından, adaletsizlikten, yüksek enflasyon ve kötü ekonomi yönetiminden, yolsuzluk ve adam kayırmadan, israftan, hayat koşullarının kötüleşmesinden bahsediyorlar. Asla ideolojik bir eleştiride bulunmamalarına, sistemi eleştirmemelerine, rejim diskuruna laf etmemelerine karşın, büyük bir korku hâkim.

Yaşlı bir teyze röportajın birinde konuşuyor, Erdoğan’ı kast ederek: “Alıyor karısını memleketten memlekete geziyor, kendi sandalyesini koruyor. Hani, milleti konuşuyor mu? O partiye atıyor, bu partiye atıyor (eleştiriyor). Türkiye’yi idare eden adam milleti ayırt eder mi (ayırıma tabi tutar mı)? Sıkılmıyor, çıkıyor bir de Müslümanlık taslıyor. Biz de Müslüman’ız. Allah korkusu olsa zaten! Hep mi bu partiler kötü de sen iyisin? Paranın başına damadını oturttu, kendisi tek adam oldu, biz burada sürünelim, onun umurunda mı?” diyor. Ve ekliyor: “Mahpusa gireceğimi bilsem, yine de sözüm böyledir!”.

Bu korku nereden geliyor? Rejimin SS lakaplı içişleri bakanı Süleyman Soylu 511,000 (beş yüz on bir bin!) insanın 15 Temmuz 2016 sonrasında gözaltına alındığını söyledi. Resmi rakamdır bu! Bu büyük bir takibattır. Çok geniş çaplı bir zulümdür! Gerekçesi ne? Anayasa ve yasalarda tanımlanmamış birtakım suçlamalar çerçevesinde yapılıyor bu takibat. Rejimin resmi ifadesiyle (ya da diskuruyla) ifade edecek olursak, bu insanlar “Fethullahçı Terör örgütü / Paralel Devlet Yapılanması” diye uydurulan bir yapıyla “üyelik, irtibat veya iltisaklı olmak” iddiasıyla rejimin hedefi haline getiriliyorlar. 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sonrasında oturtulan bu jargon, tüm devlet birimleri tarafından sabah akşam tekrarlanarak ve rejim denetimi ya da etkisindeki medya propaganda araçları üzerinden halka “endoktrine” edilerek, yerleşik hale getirildi. Öyle ki, CHP ve İYİ Parti, hatta ve hatta HDP gibi “muhalefet” partileri bile bu retoriği benimsedi. Mesela HDP’liler yargı süreçlerinde başlarına gelen haksızlıkları eleştirirken bile, “FETÖ” yargıçları vs. söylemler kullanarak bunu yapıyor. Dolayısıyla, hukuksuzluk bu diskur üzerinden kolaylıkla yürütülüyor. Bu ceberut uygulamanın 511,000 vatandaşın başını yakması büyük bir oran. Bunu bir de dörtle, beşle çarpın! Eşler, anne babalar, çocuklar vs. derken, örneğin ortalama bir Türkiyeli ailenin en yakın yedi aile üyesi olduğundan hareket edersek (tutuklanan vatandaş, eşi, üç çocuğu, anne ve babası), 3,577,000 (üç milyon beş yüz yetmiş yedi bin) vatandaş, bu kitlesel tutuklamalardan doğrudan mağdur olmuştur. Bu tür ailelerin diyelim en azından yirmi akrabası olsun (amcalar, halalar, dayılar, teyzeler, onların eşleri, çocukları), 10,220,000 (on milyon iki yüz yirmi bin) vatandaş, yakın akrabalarının mağdur oluşundan haberdardır. Ne yaptı? 13,797,000 (on üç milyon yedi yüz doksan yedi bin) insan. Bunun üstüne memuriyetten atılan 170,000 (yüz yetmiş bin) insan ve bunların eşleri, çocukları, anne babaları, yakın akrabalarını koyun, mağduriyetleri bizzat yaşayan ya da yakın akrabalarının uğradığı darama tanıklık eden vatandaşların toplam sayısı yirmi milyona yakındır! Yirmi milyon! Her dört Türkiye vatandaşından birinin ya bizzat kendi başına bu rejimden dolayı bir iş gelmiştir, ya da aile efradından birileri bu rejimce mağdur edilmiştir. İşte korku bu basit aritmetikle bile izah edilebilir!

İnsanlar rejimle başı derde girenlerin nasıl bir sosyal soykırıma tabi tutulduğunu görüyor. Konuşmaktan korkmalarının nedeni bu olmasın? Rejimle ters düşmenin bedelinin sistem dışına itilmek ve kriminalize edilmek olduğunu biliyor insanlar. Bunu sadece gazeteleri okuyarak, medyayı izleyerek öğrenmiyor. Amcasından, dayısından, halasından veya teyzesinden duyuyor. Hapse giren kuzenlerini görüyor. İlle onlara destek veriyor anlamı çıkmasın! Elbette büyük oranda yakın akrabaları da rejim jargonunu benimsemiş, bu insanları itip kakmaktadır büyük ihtimalle. Ama bu bir gerçeği değiştirmez. O da, iktidarla ters düşmenin acı bir bedeli olduğudur. Bu bedeli ödememenin, rejime sadakatten geçtiğini herkes biliyor. Korku imparatorluğunun esas temeli, işte bu keyfi ve hukuksuz sistemdir. Bunu konsolide ettiler. 15 Temmuz bu ise yaradı. Evet, bu bakımdan iktidarlarının ana dayanak noktasını oluşturdu. İşte 15 Temmuz’un Erdoğan ve yakın çevresince Allah’ın lütfu olarak algılanmasının nedeni budur. Öyle bir makine yarattılar ki, makbul ve makbul olmayan vatandaşın ayrımı, artık yasalar barem alınarak belirlenmemektedir. Rejimin bizzat kendisi, gayet esnek olarak istediği vatandaşı “almakta” ve toplum bu vatandaşın “devlet düşmanı” olduğuna kolaylıkla “ikna olmaktadır”. Çünkü ikna olmayıp sorular sormanın, herkesi potansiyel olarak bir “rejim düşmanına” dönüştürdüğünü bizzat yaşamak suretiyle öğrenmektedirler. Son iki buçuk yıl, bu bakımdan çok öğretici olmuştur.

Bu öğretici sürecin bazı sosyolojik dengeleri bozduğu kanısındayım. Öncelikle işin bir etik boyutu var. Doğru-yanlış skalasında pusula kalmamıştır artık. İnsanlar bir şey ifade etmeden önce durup düşünüyorlar. Çoğunluk ne diyorsa ona meylediyorlar. Bu elbette ciddi bir ahlaki boşluk oluşturuyor. Diğer bir boyut, toplumun sağlıklı kişisel çıkar yönelimli davranışı bırakmasıdır. Nedir bu sağlıklı kişisel çıkar odaklı davranış? Herkes en fazla ekonomik avantajı sağlamak ister. En iyi yaşam koşullarına yönelir. Özgürlüklerinin korunmasından yana tavır alır. Örnekleri çoğaltmak olanaklı. Somut ifade edecek olursak, örneğin kimse maaşının azalmasını istemez. Ama bu örnekten hareketle, vatandaşın maaşının satın alma gücü, enflasyon ve devalüasyon deneniyle düşüyorsa, yani aynı paraya daha az şey satın alabiliyorsa insanlar, elbette bunu istemez. Ve siyasal davranışında (mesela oy verme eğiliminde) değişim olur. İşte Türkiye’de bu temel mantık artık işlemiyor. Neden? Çünkü güvenlik, sosyo-ekonomik fayda yaklaşımına göre daha ağır basar. Hapse girme korkusu, satın alma gücünün düşüşüne sorununa göre öncelenmekte. Tabi rejim “milli ve yerli” olmak gibi, “yabancı düşmanlara karşı ülkenin direnişi” gibi, “içerideki hainleri bertaraf etmek” gibi diskurlarla, bu korku imparatorluğunun var oluşuna gerekçeler ve meşruiyet argümanları üretiyor. Ve bunları elindeki medya gücüyle çok iyi pazarlıyor.

Rejimin korku imparatorluğu, mekanizma olarak ancak yürütmeye tam bağlı bir yasama ile olanaklı olabilirdi. Bu sistemin çeşitli meşruiyet kanalları üzerinden halka benimsetilmesi de ancak tam güdümlü bir medya (havuz) üzerinden gerçekleşebilirdi. 17 Aralık sonrasında yargı ele geçirildi. Ve Yürütme, fiili güçler birliğini sağladı. Atatürk dönemi Kemalizm’inde bile ancak göreceli gerçekleşen bu durum, 15 Temmuz sonrası Erdoğan rejiminde, Avrasyacıların desteği ile gerçekleşti.

Bu korku imparatorluğunun sahibi Erdoğan değil. Evet, şu an onu Erdoğan kullanıyor. Ama esasında bu dinamik, bir “kutsal devlet” yarattı, daha doğrusu onu küllerinden doğurdu ve eskisinden daha güçlü hale getirdi. Latent (gizli) bir vesayet üzerinden, 28 Şubat’ın temel tüm amaçlarını sırasıyla gerçekleştiriyor. Kürtlerin tasfiyesi, Cemaat’in tasfiyesi, ordudaki ana akım Batıcı subayların tasfiyesi, Türk dış politikası ana yöneliminin değiştirilmesi, liberal çoğulcu demokratik değerlerin terörize edilerek Türkiye’den sosyolojik ve kamusal boyutta ayıklanması gibi hedefler, bu korku imparatorluğunda fazlaca direnişle karşılaşmadan bir-bir gerçekleştirildi, gerçekleştiriliyor. Türkiye, bir seçime daha bu ortamda girmektedir.

Her seçim esasında Türkiye’yi özgür ve adil seçimlerden biraz daha uzaklaştırıyor. Bu haliyle sandıktan mucize beklemek büyük bir iyimserlik! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandığa sahip çıkma iddiasında olan muhalefet, büyük bir hüsran yaşadı. Bu yerel seçimler, Erdoğan için çok daha az anlam ifade etse de, aynı “sandıktan seçim kaçırma” taktiğini uygulayacak tüm enstrümanlara sahip. Kullanmayacak mı? Neden kullanmasın?

Demokrasi zor kuruluyor, ama kolay kaybediliyor. Özellikle de korkaklığın ve şahsiyetsizliğin yaygın olduğu toplumlarda. Korkaklık ve şahsiyetsizlik, korku imparatorluğunun tükenmeyen, sürekli artan yakıtı! Bu korku imparatorluğunda ağzını açan ve seçimlerin “özgür ve adil” olmadığını ileri süren herkes, hapishanedeki Demirtaş’lara, Altan’lara, Türköne ve Ilıcak’lara, Baransu’lara bakarak gerçeklerle yüzleşecek. Emin olun çoğunda o çata çat konuşan yaşlı teyzedeki cesaret yok zaten! Korku imparatorluğunda seçimlerden medet ummak anlamlı mı? Hayır. Korku imparatorluğunda seçimler ancak bir tiyatrodur! Albert Einstein’ın hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemenin aptallık olduğunu söylüyor. Her seçime, yapısal sorunları görmezden gelerek büyük ümitlerle giren Türkiye kamuoyu, aynı korku imparatorluğu ikliminde bir yeni sözde seçime daha giriyor. 31 Mart’ta, öğrenmemeye doymayanlar didaktik (öğretici) tiyatroyu bir kez daha izleyecek!

1 YORUM

  1. yazınızın sonunu iyi fakat eksik bağlamışsınız..bu toplum öğrenme ve ders alma özürlü ve kendini kandırabiliyor.artık bu duruma ne ad takılır ? biliyorum daaaa bilmiyorum,! bildiğim yolun ve oyunun sonuna gelindiğidir.dünya konjonktürü öğretmek/öğrenmek için tekrara zaman ayırmayacak kadar hızlı seyrediyor..hal böyle olunca ders çıkarabilenler ayakta kalacaklar, çıkaramayanlar ise milletler/devletler ailesi arasında hakettikleri yeri alacaklar…..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin