Kışanak ve Tuncel’e verilen cezalar da Cemaat’e kesildi: İşin aslı ne idi?

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada HDP’li Gülten Kışanak’a üyelikten 11 yıl 3 ay, propagandadan 3 yıl, Sebahat Tuncel’e ise 9 yıl 9 ay, propagandadan 5 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Bundan önce KCK, Demirtaş, diğer HDP’lilerin yargılamalarında da olduğu gibi, bu ceza da “Fetö” denilip Cemaat’e kesildi.

Nitekim HDP’liler olduğu kadar Hilal Nesin gibi niceleri olayın üstüne hemen atlayıp, “Fetö yaptı, onlara ceza verdi” demeye başladı. Bu psikozu kritize eden tarihçi Ayşe Hür’ün sosyal medya hesabında dediği gibi, AKP iktidarının en büyük başarısı, “17 yıldır iplerin hep başkalarının elinde olduğu hissini yaratması ve böylece her türlü sorumluluktan kurtulmasıdır. Bu “başkaları” bazen “derin devlet”, bazen “dış güçler”, bazen “takdir-i ilahi”, bazen “PKK”, bazen bu twitteki gibi “Fetö” olur.

Evet, AKP ve Erdoğan bu illüzyonu 17 yıldır kullansa da her defasında sazan gibi buna atlayan sürüsüyle insan var!.. Peki, o dönemlerde Doğu’da görev yapmış olanlar arasında Cemaat ile gönül bağı olan yargı mensupları var mıydı, varsa onlar bu insanlara karşı gerçekten de husumetle hareket etmiş miydi, hukuksuz/ kanunsuz işler yapmış mıydı? Şu 17 yıllık AKP iktidarında Cemaat’in kadrolarının Kürt siyasiler üzerinde bir etkisi olmuş muydu?

Bunlar hep tartışılıyor şu son dönemde. Bunların arka planına göz atmadan önce şu anki gidişata bir bakalım hele.

SEÇİMLER YAKLAŞTIKÇA MARKAJ ARTIYOR

Evet, 31 Mart tarihinde gerçekleşecek olan yerel seçimlere şunun şurasında 2 ay kaldı ve iktidardaki AKP ve de ortakları MHP, BBP ve Vatan Partisi için manzara pek parlak gözükmüyor. Artık doldur boşaltlarla giden ekonomi ve ülke yönetimindeki krizler perdelenecek gibi değil.

Her gün bir partili vatandaş eline faturayı alıp feryat ediyor, pazardaki fiyatlara isyan eden vatandaşların tepkileri artık susturulacak gibi değil.

AKP ve Erdoğan öyle bir yola girdi ki, artık onlar için her seçim bir “beka sorunu” ve dolayısıyla kaybetmek gibi bir lüksleri yok. Gözyaşları ile yükselttikleri bu fildişi kule bir sarsılsa, ellerindeki her şeyi kaybetme riskleri var.

O yüzden de tam markaj halindeler. Seçimler yaklaştıkça da seçimi etkileyecek figürleri saf dışı etme ve baskılama için her yola başvuruyorlar. Bu işte de yargıyı tam bir manivela gibi kullanıyorlar.

Muhalif birçok kesimi bir şekilde dize getirmiş ve saflarına katmışken, hala karşı muhalefet yapmaya çalışan HDP’ye karşı amansız bir teyakkuz halindeler ve onlara hiç göz açtırmıyorlar. HDP’nin ve Türkiye siyasetinin artık önemli bir figürü haline gelmiş olan (ve Nobel Barış Ödülü adaylığı da olan) Selahattin Demirtaş’ı içeride tutmak için de ellerinden geleni yapıyorlar… İç hukuk kadar uluslararası hukuku da hiçe sayarak hem de! (AİHM kararı ortada.)

Bu bağlamda şimdi de Erdoğan ve Yargısı, Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada HDPli Gülten Kışanak’a üyelikten 11 yıl 3 ay, propagandadan 3 yıl, Sebahat Tuncel’e ise 9 yıl 9 ay, propagandadan 5 yıl 3 ay hapis cezası verdi.

‘DEVLETİN ÖZÜR BORCU VAR’ SAHİDEN DE!

Kışanak’ın duruşmada söylediği öyle sarsıcı ifadeler var ki, üzerine yorum yapmayı gereksiz bırakıyor:

“19 yaşında cezaevine girdim ve Esat Oktay’ın zulmüne boyun eğmedim. Yanında ayağa kalkmadığım için beni köpeğinin iki metrekarelik odasına koydu iki ay o pisliğin içinde kaldım.

Zorla okutmak istedikleri marşları okumadım askeri saç traşı olmadım diye işkenceler gördüm. Bunca olana rağmen zulmün biteceğine inandım, umudumu korudum böylece ruh sağlığımı da korudum. Bunları hiç bir yerde dile getirmedim ama yaşadıklarım suçlama olarak karşıma çıkıyor.

Bu hiç bir şekilde suç olarak karşıma çıkamaz. Diyarbakır cezaevinde o vahşetle yüzleşilmeden hiçbir sorun çözüme kavuşmaz. Bülent Arınç yaşadıklarımı kıyısından duymuş, ‘ben o kadının yerinde olsaydım dağa çıkardım’ demiş. Ama ben öyle yapmadım ayakta kaldım direndim. Yan koğuşumda bir erkek dövülerek işkence edilerek katledildi. Eşi yanımdaydı, birlikte feryadını işitiyorduk. Bu devlet bana özür borçludur ama kalkmış suç olarak önüme koyuyor, asla suç olarak kabul etmiyorum.”

12 Eylül Diyarbakır zindanı işkencelerini yaşamış Kışanak bu defa AKP faşizminin zulmünü yaşarken, bu duruma sosyal medya hesabından tepki veren onurlu bir devrimci olan Veli Saçılık’ın ifadesi ile:

“Kışanak ve Tuncel’e verilen ceza 12 Eylül zulmünün hâlâ iktidar olduğunu kanıtlar nitelikte.”

10 YIL ÖNCE, ON YIL SONRA…

Şu an halen açlık grevinde olduğu için Sebahat Tuncel, duruşmada olamamış ama buna rağmen –avukatların bütün hatırlatmalarına rağmen karara geçilmiş ve ceza verilmiş…

Aydın Engin’in tabiri ile “Bedenini namluya sürmek” zorunda kalmış, zulme tepki için açlık grevi ile hayatını dahi ortaya koymuş birisine yapılan oldu-bitti çok kötü/ art niyetli bir mizansen!

Bu kötülüğü anlamaya çalışırken, sanıkların avukatlığını yapan Cihan Aydın’ın, “Müvekkilimizin beyanlarına aynen katılıyoruz. Gerek Gültan Kışanak’ın gerek Sebahat Tuncel’in davanın soruşturma ve kovuşturmanın Fetö izi var.” sözleri şaşırttı. Bu paralelde, HDP Genel Merkezi’nin sosyal medya hesabından yaptığı şu açıklama da aynı şekilde:

Amed halkının iradesi Gültan Kışanak ile DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel’e Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verilen cezalar hukuki değil siyasidir. FETÖ yargısının oluşturduğu iddianameler üzerinden verilen kararlar demokratik siyaseti tasfiyeye yöneliktir, tanımıyoruz.”

Bu yaşananlar beni 10 yıl öncesine götürdü. (#10YearChallenge etiketindeki gibi…)

Hatırlarsınız; Sebahat Tuncel, terör örgütü PKK’nın üst düzey yöneticileriyle toplantı yaptıklarına dair ihbar doğrultusunda, 5 Kasım 2006’da İstanbul Bağcılar’da gözaltına alınmıştı. HDP Eşbaşkanı Sabahat Tuncel hakkında, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 8 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı. Tuncel, tutuklu olarak yargılanırken, 2007 yılında milletvekili seçilmiş ve tahliye edilmişti.

İşte o hareketli yıllarda Tuncer, Osman Baydemir ile bir toplantı için Stockholm’de bulunduğu esnada tekrar tutuklanması gündeme gelmişti. Türkiye’ye giriş yaptığı anda gözaltına alınmasının söz konusu olduğu o gün ben de Stockholm’de bulunuyordum.  (Zira İstanbul’da avukatlık ofisim vardı ve İstanbul- Stockholm arasında adeta mekik dokuyordum.)

Tuncer hakkında böyle bir işlem yapılmasının yersiz olacağı düşüncesi ile, kendisinin bu gelişmelere tepkisini ortaya koymasına bir fırsat oluşturma arayışına girmiştim. Hemen kameramı kapıp onun toplantı için bulunduğu yere intikal etmiştim ve kendisine bu “arama- gözaltı” kararına dair düşüncelerini, duygularını sormuştum. Ve bu dolu dolu röportajı hemen Türkiye’ye internet üzerinden ulaştırmıştım. Bunu başta Cihan Haber Ajansı olmak üzere, birçok yayın kuruluşu son dakika haberi olarak geçmişti. Oluşan bu havayla birlikte, Tuncel için çıkarılan arama kararına büyük bir tepki oluşmuş, o Türkiye’ye döndüğünde –sanırım biraz da bu yayının da etkisi ile- o badireyi kolayca atlatması mümkün olmuştu.

Bana dejavu yaşatan kısma gelince:

Sebahat Tuncel’in sesini ve tepkisini duyurmak için koşturduğum o Stockholm’deki konferans salonunda yaşadığım o rahatsız edici olaylara dair.

Ben kendimi tanıtıp röportaj talebimi ilettiğimde kabul etmişti. Ben röportaja başladığımda birisi gelip arkadan oturduğum sandalyeyi çekmiş ve benim sırt üstü yere düşmeme sebep olmuştu. Bu ani düşüşüm o kadar şiddetli olmuştu ki, kafamı bir yere vurduğumdan gözüm kararmış, kendimi çok kötü hissetmiştim. Yerimden doğrulup bir yere oturduğumda, baktım karşımda Sebahat Tuncel ve yanındakiler kahkahalar ile, küçük dilleri görünür şekilde katıla katıla gülüyorlardı.

Benim niyetim, çabam ne, karşımdaki insanların tutumu ne?!

O an yüzümün cayır cayır yandığını hissetmiştim, bu yanma hissi kafamdaki acıma hissini bile bastırmıştı. Duygularımı ve üzüntümü bastırarak kendi kendimi şöyle terapi etmiştim:

“Tamam Ramazan, duygularına sahip ol. Sen buraya mağdur edilmek istenen bir insana söz hakkı sağlayabilme niyeti ile geldin. O insan/lar, buna mukabil böyle densiz tavırlar içinde olsa da sen niyetini ve istikametini bozma ve işine devam et.”

Neyse, kendimi toparlayıp mülakatımı bitirmiş ve (zaman kaybı olmasın diye) aynı saat içerisinde de röportaj görüntülerini ve metinlerini Türkiye’ye iletmiştim. Sonrasında bu görüşmenin yankılarının çok pozitif olmasını öğrenmenin huzuru ile yaşadığım bu travmayı unutmuştum.

“Unutmuştum” desem de sadece dibe gömmüşüm. Son yaşananlar noktasında tekrar hortladı.

Nitekim, bu yaşananlardan yıllar sonra avukatlıktan hakimliğe geçmiş, sonrasında Diyarbakır’da görev yapmaya başlamıştım. Kaderin cilvesi, bu sefer de karşıma HDP ile ilgili davalar gelmeye başlamıştı. Ayrıca “PKK üyeliği ve örgüt propagandası”na dair davalar da vardı.

Bütün bu yargılamalar esnasında tamamen hukuk ve adalet çerçevesinde hareket etmeye, bütün sanıkların ve tarafların haklarını gözetecek, kollayacak şekilde hareket etmeye çalışmıştım. Detayalarına girmiyorum fakat sonrasında ihraç olmuştum 11 Eylül 2015 tarihinde. Hem de yaralayıcı ithamlarla…

On yıl önce olduğu gibi yine işimi, doğru bildiğimi yapmaya çalışırken sırt üstü düşmüştüm. Yine aynısı oldu;

Empati beklediğim insanlardan sadece nefret dolu kahkahalar buldum.

MAĞDUR DAYANIŞMASINA ENGELLER…

On yıl önce de mağdur olan Kürt kesimindeki insanlar, bugün de mağdur. On yıl önce onlar hakkında soruşturma yapmış olan bazı yargı mensupları da mağdur ve içeride şu an. Ve bunlardan bir kısmı ile birlikte çalışma ve onları yakından tanıma imkanım da oldu. Görevine bağlı, işini düzgün yapmaya çalışan kimseler idi gördüklerim… Bir kısmı belki de fazla devletçi refleksle hareket ediyorlardı, biraz da o dönemler hükümetin propagandalarından etkileniyorlardı, kim bilir. Niyet okuyuculuğu yapmak istemem.

Fakat bütün bunlar yaşanırken 2002 yılından beri, 17 yıldır ülkeyi yönetenler hep aynı kimseler idi. Şu an da zaten hükümet, o faili meçhullerle anılan “JİTEM/ Derin Devlet” diye anılan güçlerle ortak hareket ediyor. Bu derin yapının da Doğu’da ne kadar kimsenin kanına girdiğini herkes bilir. (Görev yaparken de o zulüm yapılan mekanları yakından görme imkanım olmuştu.)

Evet, avukatlık yıllarımda Stockholm’e gittikçe oradaki aydınlarla, önemli simalarla da görüşürdüm. Malum, İsveç ve Stockholm bir zamanlar ülkeden ayrılmak zorunda kalmış kimselerin sığınma yeri olmuştu. Bu bağlamda Kürtlerin önemli simaları ile de görüşmüştüm. Kürtlerin önemli fikir ve sanat adamlarından Kemal Burkay bey ile mükerreren görüşmüş, yaptığım mülakatları kamuoyu ile de paylaşmıştım, geniş yankı da bulmuştu. Ayrıca eski PKKlı, itirafçı/ Jitemci Abdülkadir Aygan ile yaptığım röportajlarla da Türkiye’nin faili meçhullü karanlık yıllarına ışık tutmaya çalışmıştım, “çözüm/ açılım süreci” denilen o yıllara bir katkı babından…

Gerek kendim, gerekse de başkalarının “Kandil ile İmralı arasında sıkışıp kalmış” siyasi harekete dair yapılan anlamaya, dinlemeye dair girişimler hep havada kalmıştır. Bana yapılan gibi ya “insanın altından sandalyesini çekme”, ya “düşene gülme/ bir tekme de sen vurma” mantığı içerisinde…

Aynı kafa karışıklığı içerisindeki bu siyasi hareket, şimdi kendisini döven siyasi derin iradeye karşı tepkisini koyarken dahi başka insanların sırtına basma arayışında.. Altlarındaki sandalyesi çekilmiş, düşmüş yargı mensuplarının tepesine çıkma, “bir tekme de sen vur” telaşına girilmiş vaziyette…

Burada şöyle bir de art niyet seziyorum. Aslında herkes biliyor, mazlumlara zulmeden kimselerin aynı kimseler olduğunu; aynı ceberrut idare! Fakat özellikle bu Kürt hareketin içinde birileri, mağdurların ortak hareket etmesi halinde bu zalim yönetimin gücünün sarsılacağını, bu oyunun bozulacağını biliyor. Nasıl ki devlet bütün cemaatleri, tarikatleri, dini grupları ihmal etmeksizin içlerine sızdığı gibi, Kürtleri de hiç ihmal etmemiş. PKK-KCK/ MİT bağlantısına dair yazılanlar, çizilenler ortada… Uğur Mumcu’nun cinayetinin de bu mesele üzerine gidilmesinden olduğu çokça konuşuldu.

DEĞİŞMEYECEK TUTUM!

O yüzden de mevcut iktidarın yaptıklarını öteleyerek bütün haksızlıkları “Fetö yaptı” kolaycılığı ile izah edenleri hiç iyiniyetli olarak okumuyorum. Evet, belki o soruşturmalarda adı geçen savcıların bir kısmı şu an “Fetö’den içeride” olabilir. Zaten “Fetö” dediğiniz şey, hükümetin işine gelmeyenlerin içine doldurulduğu çok geniş bir torba. Burda akla şu soru geliyor:

Acaba içerideki o savcılar HDP’lilere, PKK’lılara karşı daha ılımlı ve olumlu yaklaşmış olsalardı, bugün yine eleştirilirler miydi? O, altımdan sandalyelerin alınmalarından, düşmelerimden, ihraçlarımdan ve kürsülerimden alınmalardan vb yaşadıklarımdan yola çıkarak diyeyim;

Şu an her mağduriyette işi ‘Fetö’ye bağlayanlar,  kendilerine zulmeden zalimlere şirin görünmek, bıçağını yalayıp ondan medet ummak için: “İyi de o savcılar, hakimler neden çok daha fazla ilgili ve yardımcı davranmadılar? Daha da iyi olabilirlerdi” diyerek yine onları suçlayacaktı, yine suçlayacaktı.

Zira bizim bu topraklarda kuraldır; düşenin dostu olmaz, düşene bir tekme de sen vurursun ki düşürenin şerrinden emin olmak için.

Bütün bunları bilmeme rağmen (bana gelen mesajlarda “O insanlar bu kadar merhametsiz ve anlayışsız davrandığı halde sen niye onların haklarını savunuyorsun hala?!” diyenlere inat) bu dönemde haksızlığa uğrayan herkesin haklarını savunmaya devam edeceğim. Bu noktada tekrar hatırlatıyorum; Kışanak ve Tuncel’e verilen cezalar tamamen siyasidir ve bu karara imza atanlar ileride hukuk önünde hesap vereceklerdir.

Torunlarımızın “Demokrasi ve özgürlüklerin ağır baskı altında olduğu, adaletin pervasızca çiğnendiği o günlerde ne yapmıştın” sorusuna verecek bir cevabımız olmalı” diyen Aydın Engin’in sözüne mukabil:

“Başta Sebahat Tuncel olmak üzere, özgürlüğü için açlıkla hayatını namlunun ucuna sürenlerin yanında olmak, onların sesine ses vermeye çalıştım, fırsat buldukça daha da ötesini yapma sözünü verdim” diyebiliyorum.

1 YORUM

  1. Toplumların ve insanların değişmeyecek veya kolaycana değiştirilemeyecek içsel tutum ve davranışları olduğu söylenir. Aklıma ilk gelen misal -yanlış anlaşılmasın- “sudan geçirmek için sırtınızda taşırsınız o ise sizi sokar”. Tabi ki konu insan olunca, insana verilmesi gereken değer dikkate alındığında farklı bir açıdan bakmak gerekse de, herkes kendi karakterinin gereğini yapar. Ancak konu olan karakteristik özelliğe yönelik aile, toplum, içinde yetişilen çevre ve şartlar, yaşanılan hayatın çizdiği çentikler vb. birçok etkeni dikkate almak gerekir. O nedenle bahsettiğiniz kişiler ile aynı toplumun içerisinden çıkmış bir düşünce adamı dağın fıtrata etkisini belirtmiş. Kişi veya toplum belirli bir terbiyeden geçmeyince bedevi oluyorken, aynı toplum iyi bir terbiye ile yeryüzünün seçkin bir toplumu haline geliyor. Bütün hırçınlığına rağmen bazı toplumlarda insanların sağlam karakterleri dikkate alınınca, başkalarının günahına ağlayan dertli insanın o kişilerin kalblerine kendi hayal dünyasında iman yerleştirdiğinde sahabi tablosu ile karşılaştığı gibi -bunun gerçek örnekleri de yok değil- İnsanların içerisindeki o cevheri çıkarmak gerek, eğer varsa tabiki.
    Belki size yapılan bir kasti davranıştan öte bu toprakların insanının genel bir zaafı diye tahmin ediyorum. Nurettin Topçu da bunu Yarinki Türkiye’de vurgulamış. Bunu destekleyen bir diğer misal de yakın zamanda Artı Gerçek’te Seran Vreskala’nın Mehmet Said Aydın ile yaptığı söyleşide de gizli.
    Maalesef insan varlık olarak kendi konumunun farkında olmayınca, mazlumda olsa, niyeti iyi de olsa bedevi olabiliyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin