Kati Piri: Lütfen AB’yi değil kendi hükümetinizi suçlayın!

Röportaj | José Miguel Rocha

Avrupa Parlamentosu’nda (AP) Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren rapor kabul edildi. AP, Türkiye Raportöru Kati Piri’nin, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye ile üyelik müzakerelerinin askıya alınması önerisini 109’a karşı 370 oyla kabul etti. Oylamada 143 üye de çekimser oy kullandı. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Bizim açımızdan, değersiz, hükümsüz ve itibarsız bir karar” yorumunda bulundu.

Peki bu karar ne anlama geliyor ve süreç bundan sonra nasıl işleyecek? Bu soruların cevabını AP Türkiye Raportörü Kati Piri verdi: ’’Çağrımız, katılımla ilgili AB’nin 49’uncu maddesine yani ’ne zaman isterse tekrar başvuru yapma’ hakkına halel getirmiyor. Yani bu durum gelecekte Türkiye’nin hiçbir zaman AB üyesi olamayacağı anlamına gelmez. AB’nin değerleri nelerdir? Özgürlükleri, ekonomik çekiciliği… Türkiye’de birçok insan hala ülkelerinin bu yönde gitmesini istiyor! Bu değerleri aday bir ülke ile sürdürmek istemezsek, Avrupa sahip olduğu çekiciliği kaybedecektir. Lütfen mesajlarınızı kendi hükümetinize gönderin, AB’yi bunun için suçlamayın. Vize ücretsiz seyahat için gerekli olan reformları uygulamadığı için kendi hükümetinizi suçlayın. Anahtarın Ankara’da olduğunu ve bu nedenle, Türk halkının bu konuyu kendi hükümetleri ile gündeme getirebilecek kadar güçlü olması durumunda, gerçek adımlar atılabileceğini söyleyebilirim.’’

Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı üyesi ve 2014’ten bu yana Türkiye raportörü olarak görev yapan Kati Piri ile Dış İlişkiler Komitesi’nin 20 Şubat’ta kabul ettiği raporunu PPJ’ye anlattı.

Türkiye’deki raportörü olarak, 2014’ten bu yana Türkiye’nin  geldiği durumu nasıl görüyorsunuz?

Dış İlişkiler Komitesi için Türkiye’nin raportörü olmak, komitenin yaptıklarının çoğunun benim tavsiyem olduğu anlamına geliyor. Ben göreve yeni geldiğimde, bu Parlamentonun 23 ve 24. fasılların açılması için hala çağrıda bulunduğunu unutmamalıyız. Yani bu, Türkiye’ye düşmanı bir parlamento değil. Raportör olarak başladığımda tamamen farklı bir konumdaydık, çünkü Türkiye’de demokrasi zaten sorunlu olmasına rağmen, AB’nin, fasılların açılması da dahil olmak üzere, iyi niyetle durumu olumlu yönde etkilemek için elimizdeki araçları kullanmamız gerektiğini düşündük. Ülkedeki gelişmelerden sonra bu olmadı. Konsey hiç bu kadar ileri gitmedi. 20 Şubat’ta Meclis Dışişleri Komitesi tarafından kabul edilen son raporumda Konseyi eleştirdim.

Darbe girişiminin ardından Türk hükümeti, yalnızca Gülen hareketinin tüm üyelerini islerinden atmayı değil, aynı zamanda Selahattin Demirtaş ve bazı Cumhuriyet yazarlarını da 9 HDP milletvekilini de tutuklamaya karar verdi. Kasım 2016’da Avrupa Parlamentosu (AP) katılım müzakerelerinin dondurulması çağrısında bulunduk. İlk defa daha sert durduk ve 2017’de olayların daha da kötüye gittiğini gördük. AP’nin kırmızı bir çizgi çizmesinin gerekli olduğunu düşündük ve kırmızı çizgimiz yeni anayasa idi.

Türkiye’nin yeni anayasasının Venedik Komisyonu’nun önerileri olmadan yerine getirilmesi durumunda katılım müzakerelerinin resmen askıya alınacağı görüşünü kabul ettik. Ancak, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ileri sürdüler ve önemli bir değişiklik yapmadan yeni anayasayı çok hızlı bir şekilde uyguladılar. Darbe girişiminden bu yana Türkiye’yi uyaran ve onların ciddiye almadıklarını belirten kırmızı çizgimizin ve bugünkü konumumuzu bu şekilde bitirdiğimizi düşünüyoruz.

20 Şubat’ta Dışişleri Komitesi, Türkiye ile katılım müzakerelerinin askıya alınmasının lehine oy verdikten sonra, Marietje Schaake, “Üye devletlerin ve Avrupa Komisyonunun aksine, Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile katılım müzakereleri konusundaki açık bir duruş sergilemiştir” demişti. Aynı gün Twitter’da, “Konsey de istekli görünmüyor” diyerek, Konseyin Türkiye ile genişleme görüşmelerinin durdurulmasına soğuk olduğunu yazdınız. AB kurumlarından bazılarının insan hakları ihlalleriyle mücadele politikasının bulunmamasının Mülteci Anlaşmasından kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz?

Elbette, Mülteci Anlaşmasının oynadığı rolün önemli bir konu olduğu ortada, ancak kesinlikle tek sorun değil. Unutmayalım ki, Macaristan ve Polonya aleyhindeki 7 nolu yaptırım prosedüründe görüldüğü gibi AB’de iç sorunlarımız olduğu anlamına gelir.

Ayrıca bazı jeopolitik konular da var. Türkiye’nin, on yıllardır ait olduğu Batı’dan uzaklaşmasının AB’nin yararına olduğunu sanmıyorum.

Bu her zaman AB dış politikasında sorun olmuştur. Bir konuda oybirliği yoksa, Konsey daha sert bir pozisyon alamaz. Türkiye’ye daha net bir sinyal göndermek isteyen birçok devlet başkanının olduğundan kesinlikle eminim, ancak bunu yapmak istemeyenler de var, dolayısıyla Konsey’den hiç birsey çıkmıyor.

AP’nin Türkiye’deki tutumu ne kadar belirleyici veya güçlü? Gerçekten sonuca etkileri var mı bu kararların?

Bunlar karmaşık konular. Ayrıca bu soruya ilave bir soru da şudur: AB’nin kim üzerinde etkili? Türkiye’nin katılımı konusundaki tutumumuzun Konsey’i etkileyip etkilemeyeceğini sorarsanız: Evet.

Ancak Haziran ayında Konseyin katılım müzakerelerinin askıya alınması için çağrıda bulunmasının muhtemel olduğunu düşünüyor muyum? Hayır.

Örneğin, Kasım 2016’da AP, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin dondurulması konusunda çok güçlü ve birleşik bir duruş sergiledi. Oyların neredeyse yüzde 90’ı ile bu görüşün kabul edildiğini düşünüyorum. Bunu görmezden gelemezsiniz ancak Konsey müzakerelerin dondurulmasını yapmadı – yapamadı.

Öte yandan, eğer bir ülke ya da hükümet gerçekten şu anda Türkiye’deki mevcut hükümette olduğu gibi, AB üyesi olmak istemiyorsa, AP’nin etkisi çok daha az önemlidir. Zira hükümet, AB’nin görüşünü gerçekten umursamıyorsa, üyeliği gerçekten istemediği gerçeği göz önüne alındığında yalnızca AP değil, herhangi bir AB kurumunun etkisi açıkça daha az etkilidir.

Türkiye, AB’ye katılmak istemeye gerçekten kararlı olsaydı, AP’nin tutumunu dikkate alması akıllıca olurdu. Ama açıkçası öyle değildi. Son 3 yıldır AP’de bir Türk bakanı bulunmuyor. Son 2 yıl boyunca, hükümet benimle, Türkiye raportörüyle görüşmeme kararı aldı. Geçen sefer oradaydım, iktidardaki parti bakanlarının hiçbiri benimle görüşmek istemedi. Vize serbestliği, Gümrük Birliği’nin yenilenmesi, AB’nin Türkiye’nin fonları da dahil olmak üzere bütçesi gibi konularda Türkiye yol almak istiyorsa takip ettiklerin politika hic diplomatik ve akıllıca değil.

15-19 Ekim 2018 tarihleri ​​arasında Türkiye’yi ziyaret ettiniz. Ülkedeki siyasi ve ekonomik durumu siyasi partiler, iş dünyası ve sivil toplum temsilcileri ile tartışma şansına sahip oldunuz. Bu gezi, birkaç hafta sonra yayınlanan AP Türkiye 2018 raporunu nasıl etkiledi?

Normalde AP raporu, Avrupa Komisyonu’ndan birkaç ay önce yayınlanan ülke raporudur. Komisyon’un Türkiye’nin katılım sürecine çeşitli yönleriyle bakabilecek bu konuda bilgi verebilecek çok sayıda çalışanı var ve bizimki aslında onların raporuna yorum/tepki raporu. Avrupa Komisyonu’nun raporu çok uzun olduğu için AP’nin normalde yaptığı şey, çoğunlukla, Avrupa’da her zaman en önemli ve kilit konular olan yargı ve basın özgürlüğü gibi konulara odaklanmak.

Bu yüzden, Türkiye’de her zaman yapmaya çalıştığım şey hükümetle, muhalefet partileriyle, sendikalarla, iş ortamıyla, STK’larla ve bazen başkalarına iş ziyareti yapmaktır. Bunun için İstanbul ve Ankara dışındaki şehirlere de ziyaretlerim oldu. En son Mardin’e gittim. Bu görüşmeler doğal olarak raporu etkiledi. Mesela, Mardin’de, orada Ermeni cemaati ile konuştum, bu yüzden rapora yansıtıldı. Birçok Hıristiyan Demokrat politikacı için bunun önemli bir konu olduğunu biliyorum. Ve böylece Türkiye’nin dini azınlıklarla izledigi politikalarda var raporda.

‘Ermeni soykırımı’ konusu?

Evet, ama dürüst olmak gerekirse, bunun katılım müzakerelerinin bir parçası olması gerektiğini düşünmüyorum. Ve öyle değil. Aslında, parlamentonun konumuna atıfta bulunmak dışında raporda bundan söz etmedik. Rapor metninde değil, sadece “saygı duyulan” bölümdedir. Raportör olarak atandığımdan beri, bu konuyu çözme şeklimiz bu. Son raporda, AP’nin net bir konumu olmadığı için değil, ancak katılımla ilgilenen Türkiye raporunda yazılmaması gerektiğini düşündüğümüz için referans yok.

Türkiye’ye yaptığım son ziyaretimde yaptığım diğer şeylerden biri de İstanbul’daki yeni havalimanı işçilerini temsil eden sendikalarla buluştum. İşçilerin haklarının ihlali anlamında kaç kişinin öldüğü ve orada olan her şey hakkında konuştuk. Bu, rapora yansıyan bir şeydir.

Bunun yanında Selahattin Demirtaş davasını çok yakından takip ediyorum, bu yüzden davası hakkındaki en son bilgileri almak için ailesini ve Diyarbakır’daki avukatlarını ziyaret ettim. Bunların hepsi raporda belirtilen konular.

Ocak 2018’de Hürriyet’e, AB’nin, Türkiye politikasında bazı ciddi hatalar yaptığını söylediniz. Bazı örnekler verir misiniz?

Bence Kıbrıs sorununu çözmeden Kıbrıs’a izin vermemiz mesela. Türkiye ile belirli stratejileri her zaman engelleyebilecek bir üye devletiniz varsa (Kıbrıs Rum Kesimi)… Bunun büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Kıbrıs’ta bir çözüm bulmada en büyük kaldıraç AB üyeliği idi. Ama biz orada o çözümü bulmadan Kıbrıs’ı AB’ye aldık.

Diğer hata, AB’nin katılım süreci konusunda hiçbir zaman dürüst olmadığı gerçeğidir. Geçenlerde bir konferanstaydım ve bir Türk katılımcı, “Allahtan AB parlamentosunun bu oylamasından sonra Merkel var.” dedi. Ve ben gülmeye başladım; Dedim ki, “Ciddi misin?” Merkel, 2005’ten itibaren muhtemelen Türkiye’nin üyelik sürecine asla inanmayan bir lider. Bu ikiyüzlülük. Türkiye mükemmel bir demokrasi olsa bile, Merkel ve mesela Sarkozy Türkiye’yi AB’de istemeyecekti. Benimle fark bu. Biri açıktan diğerleri politik ve oyalamacı.

Türkiye’nin AB’ye ait olmadığını sanmıyorum. Bence bir Avrupa ülkesi. Tabii ki, bu kadar büyük bir ülkenin, girmeden önce AB’nin bazı reformlarına ihtiyacı olacak. Türkiye’de birçok insanın değerlerimizin çoğunu paylaştığı kanısındayım.

Benim açımdan, güvenilir bir süreç yapmazsanız AB-Türkiye ilişkilerinde herhangi bir kaldıraç sağlayamazsınız ve katılım müzakerelerinde bunu asla yapmadık. Türkiye’yi unuttuk; Mülteci Anlaşması için onlara ihtiyacımız olana kadar hiçbir zaman AB-Türkiye zirvelerinde bulunmadık.

Mülteci Anlaşması boyunca, büyük çaplı bir yeniden yerleştirme, fasılların açılması, vize ve Gümrük Birliği vb. İle ilgili sözümüzü tutmadık. Türk seçmenlerinden çoğunun tüm süreci niçin bu gözle gördüğünü çok iyi anlıyorum. Türkiye’de “bizi Avrupa kulübünün bir parçası olmamızı gerçekten istemiyorlar” sözlerini duymak oldukça normal.

Evet, en üzücü olan kısım, AP’nin her zaman Türkiye’nin gerçek katılımının en güçlü destekçisi olduğudur. Fasılların açılması için sürekli çağrıda bulunduk. Konsey  maalesef her zaman çok daha ikiyüzlü ve bugün olduğundan daha ikiyüzlü kaldı. Ancak şu anki şartlar altında, herkes Türkiye’nin asgari kriterleri bile karşılamaktan çok uzak olduğunu biliyor. Bütün bu gazeteciler ve insan hakları savunucuları hapishanedeyken, katılım süreci hakkında konuşmaya gerek yok. Bu, mevcut koşullar altında sadece teorik, gerçekliği olmayan bir tartışma olur.

Bazılarının dile getirdiği ‘AB, Türkiye’yi Müslüman bir ülke olduğu için istemiyor’ fikrine ne dersiniz?

AB her zaman Hıristiyan-Demokratik siyasi aile olmuştur. Peki bunlar bütün AB’yi yönetiyorlar mı? Hayır. Onların AB üzerinde büyük bir etkisi var mı? Evet. Ancak, kesin olarak, AP’nin üyelik müzakerelerinin resmi olarak askıya alınmasının nedeni bu değil.

Partim, her zaman Türkiye’nin AB üyesı olması için aday bir ülke olduğuna ve olması gerektiğine inandı. Bu konudaki tutumumuz değişmedi, ancak Türkiye içindeki gelişmeler büyük ölçüde kötüleşti. Bu nedenle, AB’de Türkiye’nin üye olmasını istemeyen insanlar olduğu ve arttığı açık. Ağırlıklı görüşün bu olduğunu bile söyleyebilirim. Ancak bunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son birkaç yılda yaptıklarının etkisi çok daha fazla.

İstanbul’daki Kadir Has Üniversitesi’nden yapılan bir ankete göre, Türklerin yaklaşık yüzde 52’si Türkiye’nin AB üyelik başvurusunu destekliyor. Onlara hangi mesajı göndermek istersiniz?

Öncelikle, açık konuşayım: katılım müzakerelerinin askıya alınmasını talep etsek bile, Türkiye AB üyesi olmak için aday bir ülke olarak kalacaktır.

Bu hükümetle katılım hakkında konuşmaya devam etmenin bir anlamı olduğunu sanmıyorum.

Çağrımızın, katılımla ilgili AB’nin 49’uncu maddesine yani ne zaman isterse tekrar basvuru yapma hakkına halel getirmediğini bildirdik. Yani bu durum gelecekte Türkiye’nin hiçbir zaman AB üyesi olamayacağı anlamına gelmez.

AB’nin değerleri nelerdir? Özgürlükleri, ekonomik çekiciliği… Türkiye’de birçok insan hala ülkelerinin bu yönde gitmesini istiyor! Bu değerleri aday bir ülke ile sürdürmek istemezsek, Avrupa sahip olduğu çekiciliği kaybedecektir. Bu nedenle Polonya ve Macaristan’a karşı bu 7 numaralı prosedürün uygulanmasından yanayım çünkü bunların korunmamız gereken değerler olduğunu düşünüyorum. Aynısı, AB’ye katılmak isteyen bir ülke için de geçerlidir. Bu insanlara şunu söyleyebilirim: lütfen mesajlarınızı kendi hükümetinize gönderin, AB’yi bunun için suçlamayın. Vize ücretsiz seyahat için gerekli olan reformları uygulamadığı için kendi hükümetinizi suçlayın.

AP, Türkiye’nin kriterleri yerine getirdiğinde vize serbestleşmesi lehinde oy kullanacağını açıkça belirtti. Hükümeti, vizesiz seyahat için son kriterleri düzeltmek için zorlayın. Aynısı Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için de geçerli. Ekonomilerimiz o kadar bağlantılı ki, Türkiye’nin sağlıklı bir ekonomi olmaya devam etmesi bizim için de önemli ve aynı zamanda Türk seçmenlerin de yararına.

Fakat bu ticari ilişkiyi modernize etmek için, demokratik reformlar söz konusu olduğunda bazı olumlu işaretler görmemiz gerekiyor. Anahtarın Ankara’da olduğunu ve bu nedenle, Türk halkının bu konuyu kendi hükümetleri ile gündeme getirebilecek kadar güçlü olması durumunda, gerçek adımlar atılabileceğini söyleyebilirim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin