Kaosun içinde yol bulmak…

YORUM | YAVUZ ALTUN

İnsanlığı diğer canlılardan ayıran özelliklerinden birisi de, iş görme kabiliyetini arttırabilmek için “âlet” yapması. Tekerleğin ve matbaanın icadından bugünlerde konuşulan Yapay Zekâ temelli makinelere kadar, insanlık tarihi çok çeşitli âletlerin doğuşunu gördü.

Ancak burada pek anlamak istemediğimiz, üzerinde durmadığımız husus şu: Bizler bu nesnelere şekil verenler olarak onları “iktidarımız altında” tuttuğumuzu düşünsek de, onlar da bizim iç dünyamıza büyük oranda etki ediyor. Bugünkü insanın bilişsel (kognitif) seviyesini, geçmiş yüzyıllarda yaşamışlardan ayıran da bu âletlerin bizim düşünce yapımıza etkilerinden ibaret.

Tekerleğin icadının, kitlesel göçleri mümkün kılmasının insanlığın hikâyesini nasıl değiştirdiğini anlatmama lüzum yok sanırım. Barutun ve matbaanın, daha da önemlisi Sanayi Devrimi’nin hem yaşayış biçimlerimizi dönüştürdüğünü (köylerden şehirlere göç) hem de zihin dünyamızda daha önce var olmayan nosyonların oluşumunu tetiklediğini biliyoruz.

Bu âletler çoğu zaman var olan problemlerin çözümüne yönelik bir girişimin neticesidir fakat her biri daha önce var olmayan problemleri de beraberinde getirir. Elbette toplumlar farklı teknolojik gelişmişlik seviyelerinde yaşıyorlar fakat bu teknolojilerin zihinsel etkileri, bazen bir topluma âletin kendisinden önce gelebiliyor.

Avrupa’da 16. yüzyıldan denizciliğin mesafe kat etmesi, harita ve pusula (coğrafya) ilminin gelişmesi, değerli madenlerin işlenmesinin yanı sıra silah teknolojilerinin ilerlemesi, matbaanın icadıyla Kilise otoritesinin sarsılması, biz bunları bu seviyede yaşamasak da dünyanın geri kalanını dönüştüren bir etkiye sahip oldu.

Batılı devletlerin ordularının birer “yenilmez armada” hâline bürünmesi, en başta Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkeleri kendini dönüştürmeye zorladı. Sonrasında yaşananlar da bu etkilerin uç uca eklemlenmesiyle varılan noktalardan ibaretti. Teknolojik ve ona bağlı sosyal değişimlerin sonucunda varılan uluslaşma süreci, Batı-dışı dünyada yüzyılı aşkındır yaşanan kimlik bunalımlarını tetikledi.

Küreselleşme sanki 20. yüzyılın son çeyreğine ait bir kavrammış gibi konuşsak ve düşünsek de, dünya üzerindeki toplumlar çok eski yüzyıllardan beri gerek ticaretle, gerek seyyahlar aracılığıyla gerekse de savaşlar ve göçlerle birbirlerini etkiliyor.

Bu sebeple siz Misak-ı Milli sınırları içinde kendinize özgü bir hayat sürdüğünüzü düşünedurun, Silikon Vadisi’ndeki her yenilik, sizin gündelik hayatınızın orta yerinde bir dalga meydana getiriyor. Amerikan sinemasının estetik algımızdan vücut hareketlerimize nasıl etkileri olduğunu hayal edemezsiniz. Üstelik âletlerin amaçları ile etkileri arasında hiçbir yakınlık olmayabilir. Birer ticarî meta olarak piyasaya sürülen Facebook, Twitter gibi sosyal medya araç gereçlerinin dünyanın başka ülkelerinde politik isyanların katalizörü hâline gelmesi bu durumu açıklar sanıyorum.

Nasıl ki Osmanlı modernleşmesi dediğimiz şey, savaş teknolojilerinin Avrupa’da hız kazanmasıyla doğrudan ilişkiliyse (Batı’da sürekli savaş kaybeden Osmanlı padişahları ordularını eğitmek için Avrupalı askerler getirtmiş, Avrupa silahlarına yatırım yapmak zorunda kalmıştı), dünyanın bugün içinden geçtiği dönüşümlerin çoğunu da iletişim teknolojilerinin son yarım yüzyıldaki gelişimine bakarak anlayabiliriz.

Son yıllarda yayınlanan araştırmalar, 1930’larda Adolf Hitler’in iktidara yürüyüşündeki önemli etkenlerden birinin televizyonun icadı ve Nazilerin bunu çabucak propaganda aracı olarak kullanmayı başarması olduğunu söylüyor mesela. Benzer şekilde bir milyona yakın insanın vahşice öldürüldüğü Ruanda Katliamı’nda (Nisan-Temmuz 1994) radyo yayınlarının etkisi hakkında makaleler yayınlanmış durumda.

Ama teknoloji sadece “kötü adamların elinde kötü araçlara dönüşen” bir şey değil. Farkına varmadığımız ölçüde değiştiriyor hayatımızı çoğu zaman ve bu dönüşümün hızını bazen iktidarlar da kavrayamıyor.

Bugünlerde bilimkurgu romanlarına çokça referans verilmesi, Black Mirror tarzında dizi ve filmlerin sayısının artması biraz da bunun neticesi. Her yeni teknolojik gelişme, hayatla kurduğumuz ilişkiye yeni bir çıpa getiriyor.

Düşünün ki, ilk iPhone’un hayatımıza girişi 2007 yılında oldu. 2004’te Facebook’la tanıştık. Bu gelişmelerin doğurduğu talep doğrultusunda kablosuz internet teknolojisi hızla yaygınlaştı.

Bunun ilk neticesi, dünyada olup bitenlerden git gide daha fazla insanın haberdar olmaya başlamasıydı. Sadece kendi ülkemizle ilgili değil, dünyanın herhangi bir yerindeki olayları ve hatta onların yorumlarını görebilir duruma geldik. Televizyondan farklı olarak, burada bizzat kullanıcı (insan) kendi belirlediği bir zamanda akışa dâhil olabiliyordu. Hatta oluşturduğu bir profil (Twitter’da ya da Facebook’ta) aracılığıyla kendi yorumunu da akışa katabiliyordu.

Haliyle pazarlama dünyası, içerikleri daha geniş kitlelere ulaştırabilmek için her bir kullanıcı profilini hesaba katan işler yapmaya heves etti. “İnsanlar ne istiyor?” bir pazarlamacının en temel sorusuydu ve İnternet sağ olsun artık bunu doğrudan onlara sormak imkânı vardı.

Sadece sormakla kalınmadı tabi. Facebook’taki insanların bilgileri üzerinden profiller oluşturup kişiye özel propagandayı mümkün kılan Cambridge Analytica şirketiyle ilgili skandal bize, işlerin ne kadar çığırından çıkabileceğini de gösterdi.

Zevklerimize, eğilimlerimize, politik tercihlerimize, dinî düşüncelerimize, sosyal çevremizle ilişkilerimize yönelik bilgiyi eline geçiren bir şirketin, bunu kolaylıkla bir manipülasyon aracına dönüştürebildiğini gördük. Üstelik bilinç değil bilinçaltı seviyesinde işlerlik gösterebilen bu manipülasyon makinesi, iradelerimizin yeri geldiğinde nasıl rehin alınabileceğinin de göstergesiydi.

Diğer taraftan İnternet yeteneklerini kurumsal dünyada sergileme fırsatı bulamayan insanların birer star hüviyetine bürünebilmesine de imkân tanıdı. Daha önce seslerini duyuramamış kimselerin sesini yükseltmesini mümkün kıldı.

Bununla birlikte bilgi edinme talebinin yoğunluğuyla da karşılaştık. İnternet öncesinde bir hükümet haftalık brifing vererek “toplumu bilgilendirme” vazifesini ifa edebiliyordu belki. Ancak bugün günlük hatta saatlik brifinglere ihtiyaç var. Aksi takdirde topluluklar kendilerini “dışarıda bırakılmış” hissediyor. Öfkeleniyor.

Sadece hükümetler değil. Kurumlar, sosyal oluşumlar, medya… Kitlesel iletişimin imkânları geliştikçe, kitlesel talepler de yoğunlaşmaya başladı. Bugünün dünyasında en tehlikeli şeylerden birisi soruların cevapsız bırakılması. Buradan doğan gerilimi, farklı aktörler kolaylıkla kullanabiliyor. Komplo teorisyenleri, manipülasyon makineleri, kifayetsiz muhterisler kısa zamanda bu talebin üzerinde yükselebiliyor.

Son birkaç yıldır “yalan haber” meselesinin bu kadar yankı bulmasının arkasında da bu yatıyor. Kaliforniya’daki bir yangın, bugün dünyanın her yerinde “bilinebilir” durumda. Fakat bu “bilme ihtiyacı” eğer doğru şekilde ve hızla giderilmezse (ki çoğu durumda bu imkânsızdır) insanlar, alternatif olarak gördüğü haber kaynaklarına yöneliyor. Gelgelelim bu alternatiflerin önemli bir kısmı daha fazla “izleyici” çekebilmek için en hafif tabirle spekülasyona, en doğru tabirle de yalana başvuruyor.

Haber kaynaklarının çoğalması, bu aktörlerde “farklılaşma” ihtiyacı doğurdukça, gerçeğin farklı görünümlerine değil, çatallaşmasına ve giderek önemsizleşmesine tanık oluyoruz.

Ama bunu aşmanın yolu, insanların iflah olmaz bir şekilde yalanlara savruluşunu beklemek değil, o insanlara ulaşabilecek şekilde devamlı, yeni ve en önemlisi onları da işin içine katan içerikler oluşturarak kaosun içerisinde bir “düzenli akış” yakalamak.

Yalan, yalancıları yok ederek yok olmaz. Çünkü yalan ortaya çıkış koşulları içerisinde bir boşluğu doldurabildiği için oradadır. Yalanı etkisiz kılmanın yolu, ısrarlı bir şekilde doğruyu söylemeye devam etmek, alternatif ortamı oluşturmaktır.

Fakat bu çaba, metotsuz, düzensiz ve ulu orta söylenerek gerçekleştirilemez. Bu çabanın etkin kılınmasının yegâne yolu, insanlara düzenli şekilde bilgi ve içerik sunmaktan geçiyor. Bu bilgi ve içerik akışı zamanla diyalogu mümkün kılacak, kamusal alanda çeşitli etkilere sahip olacaktır.

Bugünkü toplumsal meselelerin önemli bir kısmı, duymazlıktan gelme, üstünü örtmeye çalışma, dinleme hevesi duymama, derdini anlatma becerisi geliştirememe, iletişime yeterli bütçe ve vakit ayıramama gibi çok da göz önünde olmayan sebeplere dayanıyor.

İletişim araçları, artık beş duyu organımızdan biri. Zihnimizin de bunun farkındalığına erişmesi ve buna uygun şekilde bu araçları kullanmayı öncelemesi şart.

Zira kitle iletişim araçlarının havsalamızın aldığından daha hızlı gelişiyor olması, iletişim talebinin arttığını, haliyle talebe uygun derecede arzın üretilmesi gerektiğini bize hatırlatıyor. Karşımızda daha aceleci, tabiri caizse, fast-food nesli var. İstersek, sağlık ve kaliteli fast-food da üretebiliriz. Üretmeliyiz de.

Sadece yeni teknolojilere yönelik üretimden de bahsetmiyorum üstelik. Geleneksel medya araçları diyebileceğimiz kitap, dergi, gazete de işin içine dâhil. Ama her şeyden önce bu üretimlerin toplumsal (ya da grup içi) iletişimin bir sonucu ya da en azından katalizörü olması gerekli.

“İletişim teknolojileri geliştikçe iletişim kayboldu,” demek kolay. Zor olan, bu iletişime katkıda bulunmak. Bilgi kirliliğini, temize çekmek için çaba göstermek.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin