Kamudan süresiz olarak tasfiye: 500 bin etkin terörist!

AZİZ KAMİL CAN | YAZI DİZİSİ -4

Önceki yazılarımızda eleştiri yaptığımız AİHM’nin ihraç nedeniyle Hamit Pişkin’in yapmış olduğu (Pişkin/Türkiye, 33399/18) başvuruda, “Lustration/Arındırma” sorusunu sormasının yanlışlığının diğer bir nedeni de 500 binden fazla insanın etkin terörist olarak hükümet tarafından soruşturmaya tabi tutulmasıdır.

Sadece bu kişilerin eş ve çocuklarını da kattığımızda ülkede birkaç milyon silahlı etkin terörist bulunmaktadır ki bugüne kadar ülkenin varlığını devam ettirmesi tam olarak “Allah’ın bir lütfudur.”

Evet, hükümet ayrım gözetmeden her kademe ve etkiden kişiyi aynı tuttu, yetmedi, sivil vatandaşlar ve bebekleri de aynı torbaya attı ve ülkeyi açık cezaevi haline getirdi.

Dolayısıyla, 15 Temmuz olayı her ne kadar askeri bir darbe girişimi ise de, sonuçları ve etkileri itibariyle akıl ve mantık dışı bir etki ve mağduriyet alanı oluşturmuştur. Hükümete muhalif siyasi görüşe sahip her insan aynı “F…” torbasına doldurulmuştur. Öyle ki bu kümede dini bir cemaatle ilgisi olması mantıken imkansız olan ateistler, sosyalistler, komünistler, PKK’lılar da vardır ve hepsi aynı örgüte üye olmak veya destek vermekle itham edilmektedir.

Bunun dışında ihraç edilen kamu görevlilerinin kapsamı sadece askeri darbeye karışan askerler veya ihmali olabilecek üst düzey kamu görevlileri ile sınırlı kalmayıp, ülkenin en ücra beldesinde görev yapan, elektrik olmayan, telefon çekmeyen bir mezrada görev yapan sınıf öğretmeninden, devlet demiryollarında çalışan makasçılara kadar uzamış olması ayrı bir trajedidir.

Avrupa Sosyal Haklar Komitesi, komünist rejimlerde üstlendikleri hizmetler nedeni ile kamu hizmetinden çıkarılanların durumunu incelerken “demokratik toplumda zorunluluk” ölçütünü özgürce edinilen iş kavramına uygulamıştır. Komiteye göre, insanların özgürce iş edinebilme haklarına getirilecek sınırlamalar sadece kamu düzeni ve ulusal güvenlik alanında sorumlulukları bulunanlar veya bu nitelikte fonksiyonları yerine getirenler için öngörülmemişse demokratik bir toplumda zorunluluk niteliği taşıdığını söylemek de mümkün değildir.

Komitenin ifadesini şu şekilde yeniden formüle etmek mümkündür; sınırlamaya tabi olan kişi kamu düzeni ve ulusal güvenlikle ilgili sorumluluk üstlenip, kamu gücü ayrıcalıklarını kullanacaksa, bu durumda hizmetle kısıtlılık arasında bir illiyet bağı bulunduğu için, sınırlama demokratik toplumda zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Ancak bu nitelikte görevler üstlenmeyecek kişilere, hem de sınırsız olarak belirli istihdam imkanlarının kapatılması demokratik bir toplumda kabul edilemez.

AKPM Rehber İlkeleri de, değinilen arındırma sürecinin, insan hakları ve demokrasiye tehdit teşkil eden pozisyonlarla sınırlı olması gerektiğini belirtmektedir. Bu uygulamanın, kamu gücü ayrıcalığı kullanan, insan hakları ihlaline neden olabilecek kişilerle sınırlı tutulmasını gerektirmektedir. Darbe yapma gücüne sahip bir general ile bir er, askeri öğrenci veya öğretmen aynı kategoride değerlendirilemez. Alt ve orta düzey kamu görevlileri bu işlemin muhatabı olmamalıdır.

Bir kişinin görevini, kendi kişisel kusurunu, çalıştığı dönemi dikkate alıp bireyselleştirme yapmadan uygulanan hizmetten çıkarma yaptırımlarının da sözleşmeye aykırı olduğu tespit edilmektedir. Adı geçen davada (Sidabras ve Dziautas) AİHM, KGB ile “hangi düzeyde bağı olduğuna bakmaksızın” herkesi kapsayan düzenlemelerin sözleşmeye aykırı olduğuna karar vermiştir.

Kerem Altıparmak’ın da belirttiği üzere, kamudan temizleme işlemleri, ceza hukuku ile benzerlik gösterdiği için kişinin “kusur”unun mutlaka değerlendirilmesi gerekir. AİHM, AKPM kararını hatırlatarak, hakkında işlem yapılan kişinin zorla mı yoksa kendi iradesiyle mi eski rejimle işbirliği yaptığının araştırılması gerektiğini belirtmiştir. Var olan koşullarda, kusurlu sayılamayacak kişilerin salt bir görevde olmaları haklarında işlem yapılmasını meşru gösteremez.

Kamudan çıkarmanın herhangi bir süre ile sınırlandırılmamış olması;

Türk ceza hukukunda hapis cezası müeyyidelerinde TCK 53. maddesine göre bazı hak mahrumiyetleri cezanın bir sonucu olarak öngörülmüştür. Faile verilen ceza ne kadar ağır olsa da, söz konusu mahrumiyetler belirli bir süre ile sınırlandırılmak zorundadır. Oysa idari bir yaptırım olarak uygulanan söz konusu ihraçlarda herhangi bir süre sınırlaması getirilmemiş ve ilgili düzenlemede bu mahrumiyetin “süresiz” olacağı kararlaştırılmıştır.

Olağanüstü zamanlarda ülkenin belirli ve ciddi bir tehlike altında olabileceği kabul edilebilir. Ancak bu tehlike ortadan kalktığında, söz konusu hak mahrumiyetlerinin kesintisiz şekilde devam edeceğini ve bunlara karşı tüm hukuk yollarının ilelebet kapalı olacağını ilan etmek ne ile açıklanabilir?

Doğu Avrupa davalarında AİHM, tam da bu nedenle zaman faktörünü dikkate almıştır. İddia edilen tehlike ortadan kalktıktan sonra yaptırımların devam etmesi insan haklarına aykırılık teşkil edeceğini belirtmektedir. Yine Anayasa Mahkemesi de, kişilerin kusurluluğunu ve suçun niteliğini dikkate alarak hak yoksunluğu sonucu doğuran kuralların, ölçülü olması gerekliliğini birçok kararında vurgulamıştır.  Yüksek mahkeme, 25.2.2010 gün ve E. 2008/17, K. 2010/44 sayılı kararın gerekçesinde;

“Dava konusu düzenlemeler, meslek veya görevlerin özellikleri, suçların niteliği, bu suçlara verilen cezalar ve cezaların süresi, kasıtla veya taksirle işlenip işlenmediğine bakılmaması ve bir kademelendirme de yapılmaması ve bu suçlardan mahkûm olanların belirli meslekleri ve görevleri sürekli olarak icra edememeleri, işledikleri suçlara göre adaletli ve eylemle orantılı olmayan ölçüsüz bir hak yoksunluğuna yol açması nedeniyle anayasanın 2. maddesinde belirtilen ‘Hukuk Devleti’ ilkesine aykırıdır” demiştir.

Görüldüğü gibi AYM, hakkında mahkeme tarafından hüküm kurulmuş kişiler açısından bile sınırsız hak yoksunluğunu anayasaya aykırı bulmaktadır. Hakkında bırakın bir ceza yargılamasını, hiçbir soruşturma yapılmayan, savunma hakkı verilmeyen kişiler açısından durumun evleviyetle bu şekilde değerlendirilmesi gerekir.

Sonuç Olarak

Türkiye’de 15 Temmuz sonrası uygulanan bu yaptırımlar AİHM’in, AKPM’nin, Venedik Komisyonu’nun kriterlerine tamamıyla aykırı ve keyfi olduğu açıktır. AİHM’in, bağlantılı kurum ve gözlemcileriyle Türkiye’deki gelişmeleri yakinen takip ederken bu yazı dizisine konu olan davadaki “lustration/arındırma süreci” ile ilgili notu düşmüş olmasını büyük bir talihsizlik olarak kabul etmek gerekir.

Salt bu sorunun, mahkemenin uluslararası otoritesine ve tarafsızlığına gölge düşürme ihtimali vardır. Çünkü Türkiye’de uygulan söz konusu tavır ve yaptırımlara bakıldığında uygulanan yaptırımın bir arınma süreci değil açıkça soykırım olduğunu görmemek mümkün değildir.

Adı 17/25 yolsuzluk operasyonu olarak bilinen ve Erdoğan hükümeti üyelerine karşı başlatılan adli operasyon sonrası, hükümet bu soruşturmayı “Hizmet Hareketi” olarak bilinen dini grubun organize ettiği ve amaçlarının devleti yıkmak olduğunu açıklayarak bu cemaate karşı bir “savaş süreci” başlatmıştır. Kademeli olarak artan insanlık dışı politikalar 15 Temmuz sonrası tam bir kıyıma dönüşmüştür.

1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde soykırımın uluslararası kabul görmüş hukuki bir tanımı yapılmakta, kapsamı ve unsurları tarif edilmektedir. Bu tanım ve tarif, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’nde de aynen tekrarlanmaktadır.

Türkiye’de dini bir cemaate yönelik olduğu söylenen bu kıyımda, 80 bini aşan kişi tutuklanmış ve 500 binden fazla kişiye adli soruşturma açılmış, bunlardan birçoğu haftalarca gözaltında kalmış, kötü muamele görmüş, ülke adeta bir açık cezaevine dönüşmüştür.

Son 2.5 yılda nezarethane ve cezaevlerinde işkence veya tedaviye izin verilmeyen hastalıklar sebebiyle ölen insan sayısı 100’ü geçmiştir. Bir de cezaevinde uygulanan psikolojik işkence sonucu maruz kaldığı “sivil ölüm” politikasına dayanamayarak intihar eden insanları ekleyebilirsiniz. Darp, işkence ve hastalıklar sebebiyle sakat kalan yüzlerce insan, psikolojik hastalıklar sonucu sağlığı ciddi şekilde bozulanlar ve benzer sorunlara maruz kalanlar ise ayrı bir mağduriyet kategorisidir.

2013’ten bu yana “dehumanization/insanlıktan uzaklaştırma-canavarlaştırma” süreci olarak farklı isimlerle muhalif insanlara bir “etiketleme” yapılmış, toplumdan dışlanmış ve yer verilen örneklerde olduğu gibi yaşam koşulları bütünüyle zorlaştırılmıştır.

Anne babası birlikte tutuklananlardan zorunlu olarak devlet yurtlarına verilen çocuk sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Gerek TCK gerekse BM’nin kabul ettiği kriterlere göre Soykırım suçunun işlenmiş kabul edilmesi için aranan maddi unsurlardan birisi yeterli iken, birden fazlası çoktan oluşmuştur.

Avrupa’nın bir ülkesinde 21.yy’da böyle bir vahşet yaşanırken AİHM’in söz konusu başvurularda nasıl olup da hala “lustration” sorusunu tartıştığını, Türk yargı organlarını ve OHAL Komisyonunu “etkili hukuk yolu” olarak görebildiğini ve tek kalemde 50 bin başvuruyu nasıl iade edebildiğini anlamak mümkün değildir.

Bununla birlikte, her ne kadar iş kaygısı ve Türkiye’den aldığı parasal destek nedenleriyle AİHM, süreci öteliyor olsa da “lustration” konusu ile ilgili vermiş olduğu önceki içtihatlarından ayrı bir karar vermesi imkansızdır. Nihayetinde, Erdoğan rejiminin yapmış olduğu “kırım”ın düzeni sağlamaya yönelik bir temizlik olmayıp, tüm temel hakları yok eden ayrımcı soykırım niteliğindeki bir uygulama olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.

Birleşmiş Milletler ve Avrupa kurumları ile İHD’lerin raporları ve bazı yabancı devlet mahkeme kararları bu yöndeki öncü işaretlerdir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin