İslam’a göre yöneticiye itaatin sınırları ve sivil itaatsizlik

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Siyasal muhalefet, sivil itaatsizlik, pasif direniş, barışçıl protesto, hak arayışı ve fikir hürriyeti gibi kavramlar günümüz demokrasilerinin temel unsuru olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Hakikaten bir devletin hak ve adalet üzere ayakta kalması, siyasetin yozlaşmaması, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışının oturması ve idarecilerin de istibdada yönelmemesi adına bunlar çok önemli kavramlardır. Çünkü devlet idarecilerinin müstakim bir çizgide ilerlemelerinde; anayasa ve kanunların, yargının, siyasi kurumların, bürokrasinin ve muhalefet partilerinin yanı sıra en etkili amillerden birisi de sivil halkın yöneticilere karşı ortaya koyduğu tavır ve davranışlardır.

Fakat bu tür sivil hareketlerin ve karşıt fikirlerin özellikle tek adam rejimlerinin hâkim olduğu siyasal sistemler tarafından birer “tehlike” olarak algılandığı ve “bastırılmaya” çalışıldığı da bir gerçektir. Bu yüzden onlar, eleştiri ve muhalefet yerine biat kültürünü, mutlak itaati, uysal vatandaş olmayı ve otoriteye bağlı kalmayı öne çıkarmaktadırlar. Böyle bir yaklaşımın bir yere kadar fitnenin, anarşinin ve fesadın önlenmesinde ve toplum düzeninin sağlanmasında etkili olduğu düşünülse de; fakat aynı zamanda bunun tiran ve diktatörlerin türemesinde, baskı ve zulümlerin ortaya çıkmasında etkili olduğu da bir gerçektir.

Günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde daha ziyade mutlak itaat anlayışının ve biat kültürünün hâkim olduğunu ve bu anlayışa da parçacı ve seçici yaklaşımlarla bir kısım dini referanslar bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan biz, burada İslâmî nasları ve ilk dönem uygulamalarını merkeze alarak devlet başkanına itaatin mahiyetini ve sınırlarını ele alacak, İslâm açısından siyasal muhalefetin ve sivil itaatsizliğin konumunu ve imkânını inceleyeceğiz.

İtaatin Sınırları

İslâm’a göre ehliyet ve liyakat sahibi olduktan sonra her kim olursa olsun ve hangi mevkii tutarsa tutsun yöneticiye itaat çok önemlidir. Çünkü ona itaati emreden çok sayıda âyet ve hadis bulunmaktadır. Zira idarecilerin hükmünü icra edemediği ve sözünü dinletemediği bir toplumda anarşi ve kaosun ortaya çıkacağı muhakkaktır. Farklı bir tabirle vatandaşların yöneticilerini/yönetimi kabullenmediği bir devlette toplum ahenginin ve kamu düzeninin sağlanması da mümkün olmayacaktır. Özellikle İslâm öncesi cahiliye toplumunda olduğu gibi kabilecilik anlayışının devam ettiği, kabileler arası ihtilaf ve çatışmaların bir türlü dinmediği, insanların yeterince medenileşmediği ve henüz devlet bilincinin yerleşmediği toplumlarda bir idareci altında toplanarak siyasi düzeni kurabilmek oldukça önemlidir.

İşte bu noktada karşımıza bazı mühim sorular çıkmaktadır. Acaba itaatin emredilmesinin asıl maksadı/illeti nedir? İtaatin sınırları var mıdır? İtaatsizlikten ne anlaşılmalıdır? Kendisine itaat edilmesi gereken yönetici hangi sıfatlara sahip olmalıdır?

Hemen ifade etmek gerekir ki yöneticilere itaati emreden hadislerin maksadı; fitnenin, fesadın, kaosun ve anarşinin önüne geçmek; salahı, asayişi, istikrarı, güvenliği ve toplum düzenini sağlamak, korumak ve devam ettirmektir. Çünkü çok sayıda âyetten de anlaşılacağı üzere bunlar, İslam’ın en önemli hedefleri arasındadır. Bu sebeple söz konusu problemlere sebebiyet vermediği sürece her eleştiri ve muhalefetin “itaatsizlik” olarak görülmesi doğru değildir. Hele hele bu tür tavır ve hareketlerin devlete karşı “isyan” ve “başkaldırı” gibi algılanarak susturulmaya veya bastırılmaya çalışılması son derece yanlıştır. Bilakis bazı durumlarda yöneticilerin bir kısım yanlış ve haksız uygulamaları karşısında sessiz kalınması bu problemlere sebebiyet verebilir.

Öte yandan İslâm’a göre Allah ve Peygamberler dışında hiçbir varlık mutlak ve sınırsız bir itaate layık değildir. İslâm, “ülü’l-emr” olarak isimlendirilen yöneticilere sınırsız yetkiler vermediği gibi onlara kayıtsız şartsız itaat etmeyi de emretmemiştir. Konuyla ilgili nakledilen, “Allah’a isyanın olduğu yerde mahlûka itaat edilmez.” (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1) şeklindeki hadis itaatle ilgili genel bir prensibi dile getirmiştir. Bunun yanında Allah Resûlü’nün, “İtaat, sadece maruf (makul ve meşru) işlerde söz konusudur.” (Buharî, ahkâm 5); “Masiyet emredildiğinde itaat edilmez.” (Buharî, ahkâm 43) şeklindeki hadisleri itaatin sınırlarını göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Konuyla ilgili nasları değerlendiren İslâm hukukçuları da kendisine itaat edilmesi gereken devlet başkanının hangi vasıflara sahip olması gerektiği üzerinde uzun uzadıya durmuşlardır. Bu konuda çok farklı görüşler dile getirilmiş olsa da genel itibarıyla fakihler bir devlet başkanının itaati hak etmesi için “adil” ve “meşru” olması gerektiğini söylemiş; “zalim” ve “fasık” devlet başkanına muhalefet etmenin ve karşı gelmenin ise itaatsizlik sayılmayacağını belirtmişlerdir. (DİA, “Biat” 6/122) Literatürde konuyla ilgili oldukça uzun açıklamalar yer alsa da bizim buradaki maksadımız itaatin mutlak ve sınırsız olmadığını göstermek olduğundan bu kadarlık izahı yeterli görüyoruz.

Devlet Başkanının Özellikleri ve İtaat Hakkı

İslâm’da ne devletin ne de devlet başkanının sorgulanamaz bir kutsiyeti ve aşkınlığı yoktur. Dolayısıyla onun bireyler üzerinde mutlak bir vesayeti ve egemenliği de yoktur. Onun iktidarı sınırlıdır. O, hukukun dışında veya üstünde olmadığı için herkes gibi kanunlara uymakla mesuldür ve kanunlar önünde diğer vatandaşlarla eşit konumdadır. Yani kanunlar karşısında herhangi bir ayrıcalığa veya dokunulmazlığa sahip değildir.

Aynı şekilde o, masum ve günahsız da değildir. Çünkü “ismet” sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Dolayısıyla devlet başkanının ve yöneticilerin iyilikleri olabileceği gibi hata ve yanlışları da olabilir. Onun, halkın fayda ve menfaatlerine uygun icraatlarda bulunması mümkün ve muhtemel olduğu gibi, zulüm ve haksızlıklar yapması da böyledir.

İslâm’a göre devlet başkanlığı (imamet/hilafet) devlet başkanı ile halk arasında gerçekleştirilen bir akittir. Dolayısıyla devlet başkanı meşruiyetini kutsal ve ilahi bir güçten değil, ümmetin oyundan ve kabulünden alır. Yapılan bu akde göre devlet başkanı halkın hem vekili hem de velisidir. Vekili olması demek yönetim ve ülke işleriyle ilgili onlar adına tasarruflarda bulunmasıdır. Velisi olması ise halkı koruyup kollaması, onların maslahatlarını gözetmesi, herkese hak ve adalet üzere muamelede bulunması ve muhtaçlara el uzatması gibi anlamlara gelir.

Bu yönüyle aslında o, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, 2/324) hadisinin de işaret ettiği üzere halkın efendisi değil hizmetkârıdır. İmam Gazzali de devlet başkanının tıpkı kendi aile fertlerini koruyup kolladığı gibi halkına da sahip çıkması gerektiğini ifade etmiştir. Allah Resulü’nün şu hadisleri devlet başkanının halk karşısındaki vazife ve sorumluluğunu çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Müslümanların yönetimini üstlenip de onlar için çalışıp çabalamayan hiçbir yönetici, onlarla birlikte Cennet’e giremez.” (Müslim, imara 22); “Cenâb-ı Hakk’ın yönetici yaptığı bir kimse, yönettiği insanları aldatarak ölürse Allah Teâlâ ona Cennet yüzü göstermez.” (Buhari, ahkâm 8)

Hz. Ömer’in Dicle’de kurdun yediği bir koyunun bile hesabını Allah’ın kendisine soracağını ifade etmesi bu sorumluluğu göstermesi ve aynı zamanda yönetici olmanın bir nimet ve ganimet değil bilakis ağır bir vazife ve sorumluluk olduğunu ifade etmesi adına ne müthiş bir misaldir.

Devlet başkanı kamusal alanda bütün vatandaşların vekâletini ve velayetini üstleneceğine ve onların her türlü ihtiyacını karşılayacağına göre elbette bu vazifesini hakkıyla ve layıkıyla yerine getirebilmesi için bir kısım özelliklere sahip olması gerekecektir. Dolayısıyla o, hem adil ve güvenilir bir insan olmalı hem de üstlendiği emaneti ve ağır yükü taşıyabilme adına gerekli bilgi, kabiliyet, donanım ve ehliyete sahip olmalıdır.

Ayrıca o, ne kadar bilgili ve kabiliyetli olursa olsun yine de İslam’a göre yönetim işini istişare ile yürütmek zorundadır. Zira yöneticileri istibdat ve tahakkümden uzak tutmanın ve aynı zamanda yasama faaliyetiyle siyasal tasarrufların tekelleşmesini önlemenin en etkili yolu hakkıyla yapılan istişaredir. Vahiyle müeyyet olduğu halde Allah Resûlü’nün bütün işlerini istişareyle yapması, onun devlet idaresinde nasıl hayatî bir yerinin olduğunu göstermesi adına yeterlidir.

Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere halkın devlet başkanına itaat etmesi; onun bu görev için gerekli şartları taşıyor olmasına, vekâlet ve velayet görevini ihlâl veya ihmal etmemesine, halkın maslahatlarını gözetmesine, onlara eşit muamelede bulunmasına ve hukuka riayet etmesine bağlıdır. Fakat o, adalet ve meşruiyetini kaybettiği, hukukun dışına çıktığı, vatandaşlara karşı haksızlık ve zulüm yapmaya başladığı zaman itaat hakkını da kaybeder. En azından ona karşı muhalefet etmek meşru duruma gelir. Dolayısıyla itaat, sınırlıdır ve belirli şartlara bağlıdır. Eğer itaat bu şekilde iki taraflı düşünülmez ve konu sadece yönetilenler açısından ele alınırsa isabetli değerlendirmelere ulaşılamaz.

Selefin Bu Konudaki Tavrı

Buraya kadar üzerinde durduğumuz konularla ilgili özellikle Raşid Halifeler döneminde yaşanmış pek çok misal bulmak mümkündür. Raşit Halifeler halka irat ettikleri hutbelerinde bizzat bu itaatin sınırlarına dikkat çektikleri gibi, sahabe-i kiram da yanlış buldukları uygulamalara muhalefet etmekten ve onları eleştirmekten kaçınmamışlardır.

Hz. Ebu Bekir halife olduktan sonra halka hitaben şunları söylemiştir: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Şayet Allah’a ve Rasûlü’ne isyan edersem bana itaat etmeniz söz konusu olamaz.”; “Beni kontrol edin, istikamet üzere olursam bana tâbi olun, ayağım kayarsa beni düzeltin.” (İbn Sad, et-Tabakat, 3/182, 212)

Aynı şekilde Hz. Ömer, kendisine karşı emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmek suretiyle halktan yardım istemiş ve Allah’ın kendisine tevdi ettiği vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmesi için onlardan kendisine nasihatte bulunmalarını talep etmiştir. Başka bir gün Hz. Ömer, ashabına, yanlış yaptığında kendisine karşı nasıl muamele edeceklerini sormuş, huzurdakilerden birisinin, “Böyle bir şey yaparsan seni oku düzelttiğimiz gibi düzeltiriz.” cevabı üzerine ise şöyle demiştir: “İşte o zaman siz bu ümmetin gerçek temsilcileri olarak kalmaya devam edersiniz.” (Buhari, et-Tarihü’l-kebir, 2/98)

Aynı şekilde Hz. Ömer devlet reisi olduğu dönemde hutbe verirken evlilikte kadınlara verilen mehir miktarını azaltmak istemiş fakat arka saflardan bir kadın Kur’ân’dan getirdiği bir delil ile onun bu hükmüne itiraz etmiştir. Hz. Ömer’in camide, Cuma hutbesi esnasında ve bir kadın tarafından kendisine yöneltilen böyle bir itiraza verdiği karşılık şu olmuştur: “Herkes Ömer’den daha fakih!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/380)

Her ne kadar Emeviler döneminde düşünce ve vicdan özgürlüğü ciddi baskı altına alınmış olsa da yine de Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebi Bekir, Zührî, Said b. Müseyyeb ve Hasan el-Basri gibi sahabe ve tabiinin önde gelenlerinden çok sayıda kimse her türlü riski göze alarak Emevî halifelerini ikaz etmiş ve onların haksız uygulamalarını açıktan eleştirmişlerdir. Dört mezhep imamı olan Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel de devlet başkanlarının ve valilerin gayrimeşru ve despot uygulamalarına karşı tavır almış, onlara karşı açıktan muhalefet etmiş ve bu yüzden de hapis ve sürgün gibi cezalara çarptırılmışlardır.

Uyarı ve eleştirilerin yanında ulemadan bazıları da verilen resmi görevleri reddederek, biattan kaçınarak, yöneticilerden gelen hediyeleri kabul etmeyerek, onların sofralarına oturmayarak, onlara haklı olarak muhalefet eden bazı kimseleri destekleyerek hatta evine kapanarak veya bulunduğu ülkeyi terk ederek zalim yöneticilere karşı tepkilerini dile getirmişlerdir. Zira onlar, bir taraftan günah ve masiyette itaatin söz konusu olmayacağını düşünmüş, diğer yandan da bunu dinî bir sorumluluk olarak görmüşlerdir.

Siyasal Muhalefetin Dini Temelleri

Peygamber Efendimiz’in, “Zalim sultanın yanında hakkı söylemek, en büyük cihad sayılır.” (Tirmizi, fiten 13) şeklindeki beyanı zalim yöneticilere karşı hak ve hakikati dile getirebilmeyi hem bir sorumluluk hem de Allah yolunda yapılmış çok önemli bir salih amel olarak ortaya koymaktadır. Hadis olarak rivayet edilen fakat gerçekte bir kelam-ı kibar olan, “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü de ulema arasında meşhur olmuştur.

Öte yandan İslam âlimleri, “Kim bir kötülük görürse eliyle, buna gücü yetmezse diliyle mani olmaya çalışsın, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin.” (Tirmizî, kitâbu’l-fiten 11) şeklindeki hadise dayanarak, zalim ve fasık idarecilerin âlimler tarafından dil ile ikaz edilmeleri gerektiğini belirtmişlerdir.

Öte yandan yöneticiler ve idareciler, “İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104), “Din nasihattır.” (Müslim, îmân 95) şeklindeki beyanlarda dile getirilen emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker prensibinin dışında tutulamaz. Onların da hata ve yanlışlarına karşı uyarılması gerekir. Nitekim İslam tarihinde ulema tarafından devlet başkanlarına karşı yazılmış bir nasihatname literatürü oluşmuştur.

Maide suresinde yer alan, “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, kötülük, zulüm ve taşkınlıkta yardımlaşmayın.” (Maide suresi, 5/2) âyeti de Müslümanlara, hayatın her alanında tatbik edilebilecek emsalsiz bir ilke vermektedir. Yöneticilerin kötülük ve taşkınlıklarına sessiz kalmak, onları buna karşı daha da cesaretlendirecektir. Fakat onların haksızlık ve zulümlerine destek olunmaz ve hatta karşı çıkılırsa, zulüm ve kötülüklerin büyümeden ve yayılmadan önlenme imkânı olacaktır.

Hûd suresinde yer alan, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur.” (Hûd sûresi, 11/113) âyeti ise mü’minleri zulmetmemenin yanında zulme çok az dahi olsa taraftan olmaktan da menetmiştir. Dolayısıyla yöneticilerin haksızlık ve zulümleri karşısında alınması gereken tavrı da mü’minlere talim etmiştir.

Bunu destekleyen bir hadiste Efendimiz, “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyurmuş, sahabenin zalime nasıl yardım edileceğini sorması üzerine ise, “Onu zulmüne mâni olursun.” cevabını vermiştir. (Buhari, mezalim 5) Çünkü âyet-i kerimede ifade edildiği üzere (Enfal sûresi, 8/25) zalimlerin zulmünden dolayı gelen bir fitne sadece onlara mahsus kalmayacak, masumlar da dâhil bütün bir topluma zarar verecektir.

Son olarak devlet idaresinde şuranın emredilmiş olması da siyasal muhalefetin meşruiyetini gösteren önemli bir delildir. Zira istişare, farklı fikirlerin rahatça dile getirilmesi, serbestçe tartışılması ve bunlar içinden en doğru olanı üzerinde karar kılınmasıyla gerçekleşir. Dolayısıyla mutlak itaatin hâkim olduğu, aykırı ve karşıt fikirlere hak tanınmadığı bir ortamda istişareden de söz edilemez.

Sivil İtaatsizlik

Günümüz demokrasileri yönetimin daha adil olması adına muhalefeti partiler vasıtasıyla yasallaştırdığı gibi, halkın hak arayışı adına yapmış olduğu bir kısım barışçıl eylem ve protestoları da anayasal bir hak olarak kabul etmiş ve bunları kanunlarla düzenlemiştir. Yukarıda geçen izahlardan da anlaşılacağı üzere haksızlık ve zulümlerin ortaya çıkması, hak ve özgürlüklerin sınırlanması, siyasal sistemin tek adam rejimine doğru kayması, hukukun askıya alınması, tavziflerde liyakatin gözetilmemesi, ülke menfaatlerinin zarar görmesi gibi durumlarda vatandaşların söz konusu olumsuzlukları giderme adına -gerek bireysel olarak gerekse örgütlenerek- yönetime karşı eleştiri ve tenkitte bulunmasının, muhalif bir tavır takınmasının ve pasif veya aktif bir direnişe geçmesinin İslam’a aykırı bir yönü yoktur.

Yeter ki şiddete ve bozgunculuğa başvurulmasın, ahlakî değerlere aykırı hareket edilmesin, hem mer’i kanunların hem de şer’î hükümlerin dışına çıkılmasın, “iyi niyet” muhafaza edilsin, hedef ve maksat ıslaha yönelik olsun, milletin malına ve canına zarar verilmesin.

Halkın hak arama bilincinin geliştirilmesi, onlara siyasilerin politika ve icraatlarını farklı yollarla denetleme ve değerlendirme şuurunun aşılanması, zulüm ve baskılara karşı direnmenin öğretilmesi, yönetimdekileri de daha sağlıklı ve dikkatli kararlar almaya zorlayacak, despotizmaya kayan otoriteryan yaklaşımların önüne geçilecektir. Dahası halkın bu ölçüde şuurlu olduğu, rahatça örgütlenebildiği, kamuoyu oluşturabildiği ve sesini duyurabildiği durumlarda yöneticiler dinî değerleri suiistimal edemeyecek, devlet imkânlarını rahatça kendi çıkarları için kullanamayacak, güç zehirlenmesine maruz kalmayacak ve istedikleri gibi yasalarla oynayamayacaklardır.

Ayrıca böyle bir duruş ve tavır, ülke insanlarını daha otonom ve özgür kılacak; toplumu açık bir toplum haline getirecek; devletin de şeffaflaşmasına, hesap verebilir olmasına, adalet ve hukuka bağlı kalmasına yardım edecektir. Sınırsız bir itaat ise beraberinde mutlak bir teslimiyeti getirecektir. Böyle bir kimsenin ise bırakalım itaat ettiği kişinin hatalarına karşı çıkmayı ve onları sorgulamayı, onun yanlış yapabileceğini düşünmesi bile zor bir ihtimaldir. Hatta zihin dünyaları esir alınan bu tür insanlar zamanla koyu bir fanatizme ve taassuba saplanacaklarından akıl ve iradeleri de işlevsizleşecek ve dolayısıyla iyi ve kötüyü birbirinden ayıramayacak hâle geleceklerdir.

Devlet idarecilerinin almış olduğu kararlar ve izlemiş oldukları siyaset her şeyden önce vatandaşların geleceğini tayin ettiğine göre, onların buna alakasız kalmaları düşünülemez. Bu açıdan hiçbir vatandaş kayıtsız ve şartsız itaati benimseyerek aklını ve iradesini tamamıyla bir başkasına ipotek etmemelidir. Bilakis onlar fikirlerinin hür ve vicdanlarının da serbest olmasına dikkat etmelidirler ki meşru yol ve yöntemlerle temel hak ve özgürlüklerini koruyabilsin ve kime yapıldığına bakmadan her türlü haksızlık ve zulme karşı çıkabilsinler.

Zikrettiğimiz bütün bu hususların ise İslâm’ın toplum hayatı ve devlet yönetimiyle ilgili ortaya koymuş olduğu ilke ve prensiplere, gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlara büyük oranda uygun olduğunu ifade edebiliriz.

Entelektüel Sorumluluğu

Şüphesiz ki gerekli olduğu durumlarda hükümeti ve politikalarını eleştirebilme ve onlara karşı tavır alabilme noktasında en büyük sorumluluk toplumun aydın, âlim ve entelektüellerine düşmektedir. Zira onlar, yöneticilerin eksikliklerini daha iyi görebilecekleri gibi topluma da yön verebileceklerdir. Avam halkın manipüle edilmesi, aldatılması ve propagandalarla istenilen tarafa yönlendirilmesi, entelektüel kesime göre çok daha kolaydır. Çünkü avam, sözlerin önünü arkasını tam anlayamayabilir, perde önündeki olaylarla perde arkasını birbirinden ayıramayabilir.

Bu yüzden eğer yöneticilerin her türlü haksızlık ve zulmü karşısında bir toplumun entelektüelleri -ister korku isterse çıkarları yüzünden- derin bir suskunluğa gömülmüşlerse, fasit bir daire oluşacak ve her geçen gün işler daha da kötüleşecektir. Entelektüellerin yanında cemaatler, hareketler ve sivil toplum kuruluşları gibi resmi veya gayri resmi örgütlenmelerin de haksızlık ve zulümlere sessiz kalmamaları ve hak arama eylemlerini de sadece kendileriyle sınırlı tutmamaları keyfiliklerin ve hak ihlallerinin önüne geçecektir.

Toparlayacak olursak aşırı politizasyon doğru olmadığı gibi siyasi hayata karşı tam anlamıyla ilgisiz kalmak da doğru değildir. Aynı şekilde haksızlıklar karşısında hemen iktidara karşı isyan ve başkaldırıya yönelmek doğru bir yol olmadığı gibi, kayıtsız şartsız mutlak bir itaat de doğru değildir. Hususiyle günümüzün demokratik sistemlerinde barışçıl ve müspet yollarla iktidarın yanlışlarına karşı muhalefette bulunmanın pek çok yolu vardır. Bu açıdan insan onur ve şerefinin korunması, hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi ve insanca yaşama imkânlarının devam ettirilmesi isteniyorsa, iktidarın güzel icraatlarını alkışlamanın yanında haksızlık ve zulümleri karşısında da eleştirel ve muhalif bir tavır ve duruş ortaya koymasını bilmek gerekir. Bu, hem bir vatandaşlık görevi hem de dinî bir sorumluluk olarak görülmelidir.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin