İmparatorların sonu ve Osmanlı hanedanının sürgünü

Yorum | Dr. Yüksel Nizamoğlu

Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da birçok hanedanının sonunu hazırladı. Savaşı kaybeden devletler için söylenen “Vay mağlupların haline!” sözü bir kez daha doğrulandı.

Savaş sonunda mağlubiyetin faturası savaş esnasında bu devletlerin başında yer alan hanedan, imparator ve krallara da kesildi. Bu kişiler sadece tahtlarını kaybetmekle kalmayıp ülkelerini de terk ettiler.

Benzer hadiseleri Osmanlı hanedanı da yaşadı. Önce Padişah Vahdettin, ardından yerine halife seçilen Abdülmecid sürgüne gittiği gibi hanedan mensubu diğer erkek, kadın, çocuk ve damatlar da Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldılar.

Böylece Osmanlı hanedanının yıllarca devam eden “acı, ıstırap ve yokluklarla” geçecek “gurbet cehennemi” başladı.

ROMANOVLARDAN WİLHELM’E

Savaş devam ederken Rusya’nın başında Romanovlar soyundan Çar II. Nikolay yer almaktaydı. Romanov hanedanı 1613-1917 arasında Rusya’yı yönetmişti.

Birinci Dünya Savaşı’nın zor şartları Rusya’da ekonomik ve sosyal dengeleri altüst etti. Rumi takvime göre 1917 Şubat devrimiyle son Çar, tahtını kardeşine bıraktı. Ancak kardeşi bu görevi kabul etmeyince Rusya’da Romanovların hâkimiyeti sona erdi.

Nikolay 1918 Nisan’ında Yekaterinburg’a götürüldü ve burada Bolşevikler tarafından kurşuna dizildi. Öldürülenler arasında karısı ve dört kızı da bulunmaktaydı.

Savaşın mağluplarından Alman İmparatoru II. Wilhelm’in saltanatı da sona erdi. Wilhelm 1918 Kasım’ında hükümdarlığı terk ederek savaşın tarafsız devletlerinden biri olan Hollanda’ya geçti.

Eski imparator bir ev satın alarak hayatının geri kalanını burada geçirdi. Avlanarak ve arkeolojiyle ilgilenerek hayatını devam ettiren Wilhelm, Hollanda’da vefat etti ve buraya defnedildi.

Savaşın diğer mağlup devleti Avusturya’nın başında ise 1916 yılında tahta geçen I. Karl bulunuyordu. Savaşın kaybedilmesi üzerine Karl tahttan indirilerek İsviçre’ye sürgüne gönderildi. Buradan da Atlas Okyanusu’nda Portekiz’e ait Madeira adasına sürgün edildi. Ölümüne kadar eşi ve çocuklarıyla burada yokluk içinde yaşadı. 1922’de vefatından sonra da Madeira’ya gömüldü.

Bulgar kralı Ferdinand’ın akıbeti de farklı olmadı. Alman asıllı olan Ferdinand 1918’de ülkesini terk ederek Bavyera’da Coburg’a geldi ve hayatının geri kalanını burada geçirdi. Ölümünden sonra komünist Bulgaristan yönetiminin cenazenin ülkeye getirilmesine izin vermemesi üzerine de buraya defnedildi.

SIRA OSMANLI HANEDANINDA

Mağlup devletlerin başındaki hükümdarlar tahtlarını kaybetseler de Osmanlı Devleti’nde başlangıçta böyle bir durum yaşanmadı. Zaten son padişah Vahdettin, V. Mehmet Reşad’ın vefatı sonrasında 1918 Ağustosunda tahta çıkmıştı.

Vahdettin, Mehmet Reşad’ın aksine ülke yönetiminde daha etkili olmaya çalıştı. Yenilginin sorumlusu olarak gördüğü İttihatçıları yönetimden uzaklaştırarak kontrol edebileceği sadrazamlara hükümet kurdurdu. Vahdettin ülkeyi işgale başlayan İngilizler ve Fransızlarla iyi geçinerek devletin yeniden toparlanabileceğini düşünüyordu.

Sadrazam tercihlerinde yanlışlıklar yapması, eniştesi Damat Ferit Paşa ile birlikte Milli Mücadele aleyhindeki çalışmaları ve Sevr’i onaylaması gibi izlediği yanlış politikalar nedeniyle sürekli itibar kaybetti. Büyük Taarruz’un başarıya ulaşmasıyla Ankara Hükümeti’nin Türkiye’nin tek temsilcisi haline gelmesiyle de sıra Vahdettin’e geldi.

ÖNCE VAHDETTİN

Ankara Hükümeti 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı ve böylece altı yüz yıldan beri ülkeyi yöneten Osmanlı hanedanının hâkimiyeti sona erdi. Mecliste, şekli belirlenmese de padişahın yargılanmasına dair önergeler kabul edildi.

Bu sırada Ankara Hükümeti’nin temsilcisi Nurettin Paşa’nın Milli Mücadele muhalifi olduğu gerekçesiyle gazeteci Ali Kemal’i İzmit’te linç ettirmesi de Padişahın endişesini artırdı.

Sonunda 17 Kasım 1922’de “kendisini güvende hissetmediği” gerekçesiyle İngilizlere sığınarak Malaya zırhlısıyla ülkeyi terk etti. İngiliz gazeteleri Vahdettin’in kararında o günkü Cuma selamlığında suikasta uğrama endişesinin de etkili olduğunu iddia ediyorlardı. Vahdettin ise daha sonra yazdırdığı hatıratında kaçmadığını, “hicret ettiğini” ifade edecektir.

Şahsi eşyaları dışında değerli eşya ve mücevher almayan Vahdettin önce Malta’ya çıktı ve İngilizler tarafından misafir edildi. Malta’dan sonra da yine İngilizlerin yönlendirmesiyle Şerif Hüseyin’in davetiyle Mekke’ye gitti.

Mekke’den sonra bir süre Taif’te yaşadı. Ancak İslam Dünyası’nın önde gelenleri Vahdettin’in Hicaz’a gitmesini eleştirdiler ve “İngilizlerin iki adamının” bir araya geldiğini iddia ettiler.

Vahdettin bu kez de Filistin veya Kıbrıs’a geçmek istedi. Ancak İngilizlerin izin vermemesi üzerine İsviçre’ye gitmek istediyse de yine İngilizlerin yönlendirmesiyle İtalya’ya gitti.

Burada San Remo’ya yerleşen Vahdettin aslında Müslüman memleketlerde yaşamak istiyordu. Ancak İngilizler buna müsaade etmediler. San Remo’da on altı ay tek başına yaşadıktan sonra diğer aile mensuplarının da gelmesiyle büyük bir villaya taşındı.

Vahdettin’in San Remo günleri zorluklarla geçti. Vatandaşlıktan çıkarılan Yüzelliliklerin ve rejim muhaliflerinin bir kısmı kendisinden yararlanmaya çalıştılar. Bu girişimler Vahdettin’in zaten az olan parasının harcanmasına yol açtığı gibi bir kısmını da eski kayınbiraderi Hademe-i Hassa Kumandanı Çerkez Zeki Bey kumar masalarında bitirdi.

Bu arada Türkiye, Vahdettin’in faaliyetlerini yakından takip etmekte hatta Zeki Bey Ankara hesabına çalışarak raporlar göndermekteydi.

Vahdettin parasının bitmesiyle elinde bulunan her şeyi satmaya çalıştı. Hatta padişahlık nişanını da satışa çıkardıysa da madalyanın sahte olduğu ortaya çıktı.

16 Mayıs 1926’da vefat ettiğinde 60.000 Liret borcu olduğundan haciz memurları eşyalarıyla birlikte cenazeyi bir odaya kilitlediler. Para ancak bir ayda temin edilebildiğinden defin işlemi gecikti.

Cenazenin defni için bir Müslüman ülke toprağı arandı ve Fransızların izniyle 3 Temmuz 1926’da Şam’daki Selimiye Camii haziresine defnedildi.

Bir zamanlar üç kıtaya hâkim olan Osmanlı Devleti’nin son padişahı gurbette borçlarını bile ödemekten aciz bir şekilde vefat etti ve cenazesi Türkiye’ye getirilemediğinden Şam’a defnedildi.

OSMANLI HANEDANI SÜRGÜNDE

Saltanat kaldırılsa da hilafet devam ettiğinden Vahdettin’in ülkeyi terk etmesi üzerine yerine 18 Kasım 1922’de veliaht Abdülmecid Efendi halife seçildi.

Artık hilafet makamı itibarını ve otoritesini kaybetmiş durumdaydı. Buna rağmen devrimlerin önündeki en büyük engel olarak hilafet makamı görüldüğünden 3 Mart 1924’de halifeliğe son verildi.

431 sayılı kanunla sadece hilafet kaldırılmıyor, Osmanlı hanedan mensuplarının tümünün de sürgüne gönderilmesi kararlaştırılıyordu. Ülkeyi ilk terk etmesi istenen kişi de son halife Abdülmecid’di.

O gece yapılan tebligat sonrasında son halife, saraydan alınarak Sirkeci’ye götürüldü. Yanında iki eşi, oğlu, kızı, doktoru ve çocuklarının doktoru olan Abdülmecid buradan trenle İsviçre’ye gönderildi.

Kendisine verilen zarfta sadece 2.000 sterlin bulunan Abdülmecid, Montreux yakınlarında Territel’de bir otele yerleşti. Burada maddi sıkıntılarla karşı karşıya kalınca vekili Salih Keramet Nigar vasıtasıyla destek almaya çalıştı.

1924 Ekim’inde Fransa’ya geçen son halife Nis şehrinde yaşamaya başladı. Maddi sıkıntılarını da kızını Haydarabat Nizamı’nın oğluyla evlendirerek çözmeye çalıştı.

Nis’ten sonra Paris’te yaşayan Abdülmecid, her hafta Paris Camii’ne giderek Müslüman cemaatin arasında bulunmaya gayret etti. 1944 yılında da Paris’in bombalandığı sırada vefat etti.

Vekili Salih Keramet Nigar o sırada İstanbul’daydı ve cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için uğraştı. Ardından kızı Dürrüşehvar Türkiye’ye gelerek bazı girişimlerde bulunduysa da bir sonuç alınamadı. Sonunda on yıl bekletildiği Paris Camii’nden alınan cenaze, Cennetü’l Baki’ye defnedildi.

NE ZAMAN GERİ DÖNEBİLDİLER?

431 sayılı kanunla Abdülmecid’le beraber Osmanlı hanedanına mensup kadın erkek bütün üyelerle damatlar ve hanedan mensubu kadınlardan doğan çocukların Türk vatandaşlığından çıkarılarak on gün içinde ülkeyi terk etmeleri kararlaştırılmıştı.

Böylece diğer şehzadeler ve hanedan mensupları da geri dönmemek üzere sürgüne gittiler. Bu kişilerin transit yolculuklar da dâhil olmak üzere ülkeye girmeleri yasaktı. Sürgünlerin sayısı Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre 258’di.

Bu şekilde başlayan süreç Mart ayı sonunda tamamlandı ve hanedan mensupları çok farklı ülkelere dağıldılar.

Sürgünlerin beklentisi bu sürecin çok kısa süreceği ve geri dönecekleri yönündeydi. Realite hiç de böyle olmadı ve Osmanlı hanedanının sürgünü yıllarca devam etti.

Bu sırada sürgünler maddi sıkıntılar başta olmak üzere birçok problem yaşadılar. Geçinebilmek için mezar bekçiliğinden sabun satıcılığına ve otel görevliliğine kadar çeşitli işler yaptılar.

Hanedan üyelerinin geri dönüşleri için ilk düzenleme Menderes iktidarı tarafından 1952’de yapılarak kadınların dönüşüne izin verildi. Erkeklerin geri dönüşü ise 1974’de Ecevit-Erbakan koalisyon hükümetinin çıkardığı afla gerçekleşti.

Sonuçta Fatih, Yavuz, Kanuni gibi büyük hükümdarlar yetiştiren ve Türk tarihinin en uzun ömürlü devletini kuran Osmanlı hanedanının son üyeleri ömürlerini sürgünde tamamlamışlar ve yurda dönüşleri kadınlar için yirmi sekiz, erkekler için elli yıl sonra mümkün olmuştur.

Diğer ilginç bir nokta da Osmanlı Devleti’ni savaşa sokarak devletin sonunu hazırlayan Enver, Talat ve Cemal Paşaların naaşları veya mezarları sonradan Türkiye’ye getirilirken hem Vahdettin hem de Abdülmecid’in cenazelerinin Türkiye’ye getirilmesine izin verilmemesidir.

O dönemin Türkiye’sinde hükümetlerin yaşanan olaylardan hareketle ve kendi iktidarlarını devam ettirme düşüncesiyle hanedanın son üyelerini “vatan haini” olarak değerlendirdikleri bir gerçektir. Bu durum hem sürgünün uzamasına hem de Osmanoğulları’nın birçok ferdinin mezarının yurt dışında kalmasına neden olmuştur.

Kaynakça: R. Çelik, “Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Sürgün Yıllarındaki Siyasi Faaliyetleri”, Mavi Atlas, S. 5, 2017; “İngiliz Korumasında Sultan Vahdettin’in Sürgün Seyahatleri”, ÇTTAD;  S. 33, 2016; C. Küçük, “Vahdettin”, “Abdülmecid”, TDV İA; C. Sınmaz Sönmez, “Sürgünden Vatana: Osmanlı Hanedanının Geri Dönen İlk Üyeleri”, Tarihin Peşinde, S. 12, 2014; M. Sertoğlu, “Abdülmecid Efendi”, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1978, Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, Eskişehir, 1998.

1 YORUM

  1. Oyle gorunuyioki modern devleti kendi menfaatleri icin kullanisli goren bir zumre kendi ustlerinde oyunlarini bozabilecek bir otoriteyi istememis.Degisik savas bahaneleri ile onlari bertaraf etmis.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin