Güçlü lider ne işe yarar?

Cemal Abdülnasır

YORUM | YAVUZ ALTUN

Mısır’ın ikinci cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır, 1950’lerin sonunda bir baraj projesi ile halkın karşısına çıkar. Asvan bölgesindeki eski (alçak) baraj miadını doldurmak üzeredir ve Nil Nehri’nin kıyısındaki bu yere daha verimli, büyük (yüksek) bir baraj yapılmalıdır. Aslında proje, Abdülnasır’ın devirdiği Mısır Kralı Faruk’a bir Yunan mühendis tarafından önerilmiş, ancak o reddetmiştir. Darbeyle başa geçtikten sonra Abdülnasır, bunu hayata geçirmeye karar verir.

Bütün güçlü liderler gibi Abdülnasır, bu eserin sadece teknik yönüyle değil, toplumsal ve tarihsel çağrışımlarıyla da ilgilidir. Barajın olabildiğince büyük, yeni devrin sembolü olmasını ister. Bunun için yurt dışından finansman sağlanacaktır. Amerika Dışişleri Bakanlığı, projenin makul olmadığı raporunu yazınca, Kahire de rotayı Sovyetler Birliği’ne çevirir. ABD ve İngiltere ile ilişkileri koparmak için ilk yaptığı hamle de Süveyş Kanalı’nı millileştirmek olur.

Proje 1960’ta Sovyetler’den gelen finansal destek ve teknoloji yardımıyla başlar. Yaklaşık 25 bin işçi çalışacaktır ve baraj inşaatı Abdülnasır’la yakınlığı olan Osman Ahmed Osman isimli bir müteahhide verilir. (Bu şahıs, o dönem Arap dünyasında yıldızı parlamaya başlayan bir müteahhit olmakla birlikte, Abdülnasır’dan sonra Enver Sedat’la da dostluk kurmuş, işlerini yürütmüştür. Bugünkü müteahhit tipine benzer.)

Bu arada ülkedeki saygın isimlerden, Hidro-Elektrik Enerji Şirketi’nin genel müdürü, projeye karşı çıkmakla kalmaz, aleyhinde bir de kitap yazar. Aslında barajın yapılmasına karşı değildir fakat mevcut planla yapılırsa ekolojik olarak ciddi zararlar doğuracağını savunmaktadır. Devasa bir baraj yapmak yerine, Nil Nehri’nin çeşitli yerlerine daha küçük ve çok sayıda baraj yapmayı, böylece hem eski barajın yükünü azaltmayı hem de ekolojik çevreyi korumayı önermektedir.

Tabi Abdülnasır bu inatçı adamın söylediklerini beğenmez. Kitabını toplattırır, işine son verdirir. Yetmez, banka hesaplarını uzun süreli dondurur. Ailesine baskı yapar. (Bu kişi, Harvard’da din ve kadın çalışmaları profesörü Leila Ahmed’in babasıdır aynı zamanda. Konuyla ilgili detaylar için Ahmed’in Türkçe’ye henüz çevrilmemiş A Border Passage kitabına bakabilirsiniz.)

Asvan Barajı, Abdülnasır’ın iktidarda kaldığı 1970 yılına kadar yapımı sürdürülen, sonrasında da masrafları bitmeyen bir proje. 4 Mayıs 1975’te New York Times’ta yayınlanan bir habere göre, proje maliyeti toplamda 1 ile 1,5 milyar dolar arasında bir yere kadar çıkmış. Üstelik öne sürüldüğü gibi ülkenin enerjide dışa bağımlılığını bitirmemiş. Hatta Enver Sedat hükümetine yakın isimler, “bir zamanlar aleyhinde konuşmanın tabu olduğu” projeyi kötülemek için devrin güçlü lideri Abdülnasır’ı suçlamaya başlamış.

Ve bir kez üzerindeki örtü kaldırıldığında, Kahire medyası (Abdülnasır yanlısı birkaç gazete dışında) barajı yerden yere vurmakta, projenin başlangıçta yeterince tartışılmadığını yazmaktaymış.

***

Abdülnasır’ın Mısır’ı birçok yönden bugünün Türkiye’sine benziyor. Devrin Mısır cumhurbaşkanı, kendinden önceki iktidarı devirip yeni bir rejim kuruyor. İlk yıllarında “daha güçlü bir Mısır” sözü veriyor. Bir zamanlar iç içe olduğu Müslüman Kardeşler’i rakip olarak gördüğü için, kendisine yönelik bir suikast bahanesiyle, bütün üyelerine karşı baskı uygulatıyor. (Bu suikast girişiminin düzmece olabileceğine dair iddialar var. Ama o dönemki Müslüman Kardeşler içinde, hareketin lideri Hasan el-Benna’ya rağmen şiddeti, suikastları savunan bir ekip de var.)

Daha sonra Abdülnasır kendini “Arapların lideri” olarak konumluyor ve bölgede bu yönde çalışmalar yapıyor. O dönemlerde Arap dünyasında yaygın olan anti-emperyalist dalgayı kullanıyor. Milliyetçiliği körüklüyor. 1958’de Suriye ile anlaşıp sadece üç yıl yaşayacak olan Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kuruyor. Amerika’ya karşı Sovyetler Birliği ile çalışıyor. Bu sırada İsrail’e bir saldırı düzenliyor ve buradan paçayı kurtarabilince hem popülaritesi artıyor hem de daha da radikalleşiyor.

1970’teki Altı Gün Savaşları’nda bu gerilimin onun için kötü bittiğini hatırlatalım. Hatta Abdülnasır’ın yardımcılığını da yapan Enver Sedat, tamamen aksi yönde bir dış politika gütmek durumunda kaldı ve İsrail’i devlet olarak tanıma yolunu seçti. Elbette bu durum ona 1978’de bir Nobel Barış Ödülü (devrin İsrail Başbakanı Menahem Begin’le birlikte) kazandıracaktı.

Ama Abdülnasır’ın güçlü liderlik modeli, aynı yıllarda Suriye’de Hafız Esad’la ve Cezayir’de Huari Bumedyen ile de benzer nitelikler taşıyor. Bu liderler, hızlı ve güçlü bir şekilde toplumu kontrol altına almayı, iç ve dış politikada geleneksel çizgileri bozmayı ve “millîleşmeyi” önemsiyor. Politikaları hep büyük şeyler başarmak üzerine kurulu. Council on Foreign Relations’tan (CFR) Steven A. Cook’a göre bu liderlerin kurduğu yönetim modelleri, başlangıçtaki “icraat” odaklı enerji, kısa zaman içerisinde ivmesini kaybediyor ve zamanla kendi vatandaşlarıyla uğraşan rejimlere dönüşüyor.

Cook, güçlü ve otokrat liderlerle çalışmaya daha hevesli Batılı politikacılara bir uyarı yaparken özellikle şu noktanın altını çiziyor: Singapur, Katar ya da Birleşik Arap Emirlikleri gibi küçük, zengin ve kendine has coğrafi konuma sahip ülkelerde bu türlü bir yönetimden “reform” beklemek mümkün fakat büyük ve karmaşık toplumlarda doğru reformların yapılması için konsensüse, yani demokrasiye ihtiyaç var.

***

İşin bir diğer boyutu da şu: “Güçlü lider” dediğimiz politikacılar gerçekten de etkin, gelecek kuşaklara alan açan, toplumların eğitim ve refah seviyelerini arttıran kimseler midir?

Aslında tam tersine çoğunlukla diktatörler, otokratlar ya da müstebit politikacılar – ki bunlar etkisi altına aldıkları toplulukları “güçlü lider” olduklarına ikna ediyorlar – ya iktidarda oldukları zamanlarda ülkelerini krizlere açık hâle getiriyor ya da kendilerinden sonra içinden çıkılmaz problemlerin toplumda yerleşmesine yol açıyor. Tarih, bunun örnekleriyle dolu.

İngiliz siyaset bilimci Archie Brown The Myth of the Strong Leader (Güçlü Lider Miti) isimli kitabında, bu sebeple toplumları gerçekten dönüştürme ve nesiller süren etkilere sahip olma konusunda kafası karışık, zayıf liderlerin daha fazla iş başardığı görüşünde.

Brown, “iyi” liderlerin tarih kitaplarında pek yer kaplamadığına da dikkat çekiyor. Kişisel favorilerinden biri ABD’nin 33. Başkanı Henry Truman. “Truman’ın tarzının alamet-i farikası, başkanlığının en sıradışı dış politika başarısının, Truman Planı değil, Marshall Planı olarak bilinmesidir.” (Marshall, Truman’ın yardımcılarından birinin soyadıydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın yeniden imarı için geliştirilmişti ve ülke tarihinin en önemli dış politika başarılarından biri olarak görüldü.)

Brown, Truman’ı tereddütlü olduğu için övüyor. Bulunduğu makamın gücünü abartmayan, başka insanların öne çıkıp sorumluluk alması konusunda açık olan, dediğim dedik tavırlardan uzak duran bir profil çiziyor onun için. Gelgelelim, iyi liderlerin seçmenin ilgisini pek çekemediğinden de yakınıyor. Nitekim Truman’ın Beyaz Saray’daki son günlerinde toplumda kabul görme oranı yüzde 20’lere kadar düşmüştü.

Güçlü liderlerin oluşturduğu bir diğer tehlike, iç meselelerden uzaklaşıp dış politika ve çoğunlukla askerî konuların cazibesine kapılmaları. İngiltere’yi Irak Savaşı’na sokan Tony Blair’in son günlerinde, kabinedeki bakanlar iç meselelere de askerî terminolojiyle yaklaştığını fark etmişler sözgelimi. Tahammül sınırları düşmüş, her şeyin bir an evvel olması gerektiğini düşünmeye başlamış. Ama bir gazetecinin dediği gibi: “Bağdat’ı yarın bombalayabilirsin ama eğitimin kalitesini arttırmak çok daha uzun süre alacaktır.”

(Bu arada Microsoft’un kurucusu Bill Gates, Brown’ın kitabını, şirket yöneticileri ve toplum liderleri için de “faydalı” buluyor.)

Diğer yandan “güçlü liderler” biraz da gündemi ellerinde tutmak için sıradışı hamlelere muhtaçlar.

Şöyle düşünün. Adolf Hitler hükümetinin 1933’te hâli hazırda yüzde 30 işsizliğe sahip Alman ekonomisini savaşa hazırlayacak şekilde yürütmesi, dünyanın en ahmakça planıydı. İlk iki yılında askerî harcamaları yüzde 1’den yüzde 10’a çıkarmıştı. 1944’te, savaşın son günlerinde bu oran yüzde 75’e kadar tırmandı. Nazi Almanya’sının kısa zamanda muazzam bir güç elde etmesi, “devletin verimliliği” konusunda bazı zihinlere ilgi çekici gelse de, “mutlak gücün mutlak yozlaşmaya yol açacağı” hâlâ geçerliliğini koruyan bir ilke.

(Ama Hitler iktidarının güçlü olduğu yıllarda Avrupa’nın pek çok ülkesinde, İngiltere’de ve Amerika’da bile Nazizm hakkında olumlu düşünceleri, yönetim kademelerinde bulmak, görmek mümkündü. The Crown isimli diziyi seyredenler ya da tarih meraklıları hatırlar, İngiltere’nin tahttan vazgeçen eski kralı Sekizinci Edward, Nazi Almanya’sını 1937’de ziyaret etmiş, savaşın sonuna kadar Hitler’in yakın çevresiyle ilişkilerini sürdürmüştü. Hitler savaşı kaybettikten sonra yerin dibine sokulsa da, öncesinde özenilen bir “güçlü lider”di.)

***

Güç illüzyonu temelde, bu liderlerin karar alma mekanizmalarını bypass ederek, alabildiğine hızlı “icracılar” olmasından kaynaklanıyor. Kısa zamanda, çok sayıda icraat yapmak, bu arada muhalefeti (itirazları) susturmak, uzun vadeli diplomatik ilişkileri kesip atmak ya da tek karar verici olarak ülkedeki her kurumu aynı hizada tutmak büyük marifet olarak görülüyor. Liderin kişiselleştirdiği dış politika, orta ve uzun vadede kurumları yok ediyor, ikincil aktörleri silikleştiriyor.

Halbuki iyi liderler, karar alma mekanizmalarını çeşitlendiren, çok sayıda fikrin kararlar alınmadan önce duyulmasını sağlayan ve bu arada toplumsal mutabakat için çalışan kimselerdir. Çünkü “hız” doğru kararların düşmanıdır. Karmaşık meseleler, hızlı bir biçimde anlaşılıp çözüme kavuşturulamaz. Hız, belki yalnızca savaş gibi aciliyet gerektiren durumlarda karar vericilerin sahip olması elzem bir özelliktir. Politikada ise yavaşlık, uzun süreli tartışma ve geniş katılım aranması gerekenlerdir.

12 Eylül Darbesi’nin icracısı ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in, gazeteci Fikret Bila’nın “Kürtçe’yi neden yasakladınız?” sorusuna verdiği cevap, bu konuda bir fikir veriyor sanırım:

“Anlatayım: 12 Eylül’de bir hatamız da oydu. Kürtçe konuşmayı yasakladık. Şöyle yasakladık: Konuşmalarda, mitinglerde, şurada burada Kürtçe konuşulmayacak. Okulda filan Kürtçe tedrisat yapılamaz. Neden dedik? Ben Devlet Başkanı’yken bir köyde ilkokula gittim. Üçüncü sınıfa mı dördüncü sınıfa mı girdim, hatırlamıyorum. Açtım kitabı, oku şunu, dedim çocuğa. ‘Kem-küm’ çocuk okuyamıyor. Kızdım. Orada söyledim. Öğretmene döndüm; ‘Dördüncü sınıfa gelmiş Türkçeyi okuyamıyor, bu nasıl iş?’ dedim. Sonradan anlaşıldı ki, öğretmen de Kürt. Kürtçe yapıyor tedrisatı. Döndüm ve Kürtçe yasağını koyduk, Kürtçe tedrisat yapılamaz dedik. Ama biraz ağır yasak koyduk. Sonra bu yasak kaldırıldı, ama hataydı. Hata olduğunu sonradan anladım.”

20 yıl sonra Evren, “hatasının” maliyetiyle yüzleşince “bölgedeki memurların Kürtçe konuşması lazım,” noktasına gelebiliyor. Gelgelelim, Kürtçe’nin yasaklanması ve benzeri hamleler, nesillerdir ülkeyi zehirlemeyi sürdürüyor. Güçlü liderler, popülariteleri ve yaptıkları “şaşırtıcı” hamlelerle “tarihe geçerek” yalnızca kendilerine hizmet ederler.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin