AHMET KURUCAN | YORUM
Kimilerine göre gençlik dönemlerimizi yaşadığımız 1970-80’li yıllarda Batı ülkeleri misali kalkınmışlığımızın olmayışının neredeyse yegane sorumlusu İslam dini idi. Klişe haline gelmiş cümlesi ise şuydu bu görüş sahiplerinin: “Batı dini bıraktı ilerledi.”
Kısmen doğruydu bu cümle. Batı dünyasındaki din daha doğrusu kilise, kilise ile bilim, kilise ile yönetim, kilise ile fıtrat, kilise ile yönetim şekli vb. ilişkilere bakınca kilisenin zihniyet ve yönetim tarzından bırakın ilerlemeyi, bir medeniyete öncülük etmeyi; insanca yaşamanız bile mümkün değildi. Ama gençliğe yeni uyandığımız o dönemlerde bunu bizim idrak etme imkanımız yoktu…
Onun için “Batı dini bıraktı, ilerledi!” cümlesinin zıt anlamı zihinlerimize kazınıyordu. Kimilerimiz bunu kendi muhakameleri sonucu buluyor, kimilerimiz de zaten okulda hocalarımız, TV’de Yeşilçam filmleri, kitapçılardaki meşhur yazarların kitaplarında açıkça söylediği, “Biz de Batı ülkeleri misali ilerlemek istiyorsak dini bırakmalıyız!” söylemleri ve telkinleri altında zihnimiz şekilleniyordu.
Ya bize dini telkinlerde bulunan baba-anne, dede-ninelerimiz veya hocalarımız ne diyordu? Bugünden düne bakınca ikiye ayırabilirim onları.
Birincisi; anadan-atadan gördüğü şekliyle dini sorgulamadan yaşayanların -ki bu gruba daha çok anne babalarımız giriyordu- dedikleri bir şey yoktu. Kendi dini yaşantılarına devam ederken bizi cami veya Kur’an kursu hocalarına havale etmişler, Hz. Ali’nin ‘Kan Kalesi’ gibi menkıbevi kitaplardan Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihaline kadar çeşitli kitaplara yönlendiriyorlardı.
İkincisi, hocalarımız başta dini şuurluca yaşamaya çalışan kişilerdi ki onlar da sloganvari cümlelerle sorduğumuz soruları cevaplandırmaya çalışıyorlardı. “İslam gelecek, vahşet bitecek; Hak geldi batıl zail oldu!” deyip, sürekli bizi maziye taşıyorlardı.
Dedikleri mazide doğruydu. Hele Kur’an’ın nüzülü dönemi ve Hz. Peygamber (sas) pratiği içinde verdikleri örnekler bunu ispatlıyordu ama ya sonrası? Biz ya sonrası diye sormuyorduk o zaman? En basitinden neden böylesi bir asrı saadetin izleri daha üzerlerinde iken Allah Resulü’nün (sas) en güzide sahabileri olan Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali öldürüldü, şehit edildi demiyorduk? Neden Cemel, neden Sıffin savaşı yapıldı sorusu aklımıza gelmiyordu? Her neyse.
Pekâlâ bugün ne düşünüyorum? Batı dini bıraktı ilerledi ölçüsünde keskin bir düşünce içinde olmasam da bizim din algımızın kalkınmışlığımızı engellemede önemli bir faktör olduğu kanaatindeyim. Yanlış anlaşılmalara meydan vermemesi için başka bir ifade tarzıyla altını çizeyim; dinin değil dini algılama biçimimizin. Dini bilginin değil dine ait bilginin. Kur’an ve sünnetin değil, Kur’an ve sünnetin ulemamız tarafından yapılan yorumlarının dini bilgi gibi kabullenilmesinin.
‘Nereden aklına geldi bu konu şimdi’ derseniz, aklımdan hiç çıkmıyor ki derim önce. Din benim hayatımın merkezinde yerini alıyor. Hem şahsi hayatımın hem de mesleki hayatımın. Mesleki açıdan okumalarım, yazmalarım, konuşmalarım 43 yılı aşkın bir zamandır hep bu ana eksen etrafında dönüyor.
İkinci olarak çok bilinen bir hadis karşıma çıktı okuduğum bir kitapta: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”
Şimdiye kadar düşünmediğim ölçüde üzerinde düşündüm hadisin. Muaz b. Cebel’i Yemen valisi olarak tayin edip onu uğurlarken söylemiş Allah Resulü (sas) bu beyanı ona. İslam ile tanışan insanlar olmasına rağmen halen daha tebliğ ve Müslüman olma sürecinin hızla devam ettiği farklı sosyo-kültürel şartların hâkim olduğu yeni bir coğrafyaya idarecisini gönderirken yaptığı bu tembih başlı başına önemli.
Bir de kelimelere baktım. Kolaylaştırma ve karşısında zorlaştırma. Müjdeleme ve karşısında nefret ettirme. Bu demektir ki dine muhatap olan insanların ve toplumların idrak kapasitesini nazara alacaksın. Aksi halde sunmuş olduğun değerler, ‘uygulayın’ dediğin gündelik hayata ait emirler ve yasaklar onlara zor gelecek olursa sonuç bu değerlerden nefret olur. Bizim usul-u dinde tedricilik diye nitelendirdiğimiz ve gerek Kur’an’ın nüzul sıralaması gerekse Hz. Peygamber’in tatbikatından çıkardığımız zaten usul bunu anlatıyor.
Katılıyorum ve kabul ediyorum; Müslüman dünyanın son iki-üç asırdaki gelişmelere adapte olamaması, dünyayı ve gidişatını okuyamaması ve bunun tabii sonucu olarak gerilemesinin altında ekonomik, askeri, demografik, coğrafi, siyasi, kültürel vb. birçok sebep var. Bu bağlamda zaten batı hegamonyası başlı başına bir sebep. Bununla beraber bizim dini ve dini değerleri algı biçimimizin de rolü mutlaka var.
Şuna bakmanız kafi; işte bu farkı fark edip ister reform ister ihya, tecdid, ıslah desin ‘Bu algıyı değiştirmeliyiz’ diye ön plana çıkan ve nice teorik düzlemde makaleler, kitaplar yazan, pratik düzlemde de bunları bir grup insanla beraber hayata taşıyan kimseler hep ademe mahkum edilmiştir. Ya öldürülmüştür ya mahkeme mahkeme, hapishane hapishane süründürülmüştür, ya da sürgünden sürgüne gönderilmiştir.
Değerli Hocam,
Haddim değil ama, “Kur’an ve sünnetin değil, Kur’an ve sünnetin ulemamız tarafından yapılan yorumlarının dini bilgi gibi kabullenilmesinin” kısmı harikulade bir netlikte durumu açıklamış. Elinize, yüreğinize sağlık.
Sevgili Ahmet hocam,
Yeni yayınlanan Cemel Vakası videonuzu izlediğimde çok heyecanlandım.
https://m.youtube.com/watch?v=binkXNY17wc&t=12s
Şimdi bu yazınızla heyecanım daha da arttı…
Din değil, dini algılama ve yorumlamanın din yerine sokulması ile algının kutsallaştırılması, bu algıyı meydana getirenlerin de Tevbe suresi 31. Ayetteki gibi tanrılaştırılması ve sonuçta dinin her dönemde ihtiyaç ve zorunluluk alanında yorumlama potansiyelinin ortadan kaldırılması bizim ortaçağ yaşamamızın en büyük sebebidir diye düşünüyorum.
Ama bu süreci taaaaa sahabe efendilerimizin icraat dönemlerinden örneğin Hz Osman’ın hilafet döneminden başlatmaktan korkarsanız ceketin ilk düğmesini nerede yanlış iliklediğimizi maalesef bulamayacağız ve tekrar başa döneceğiz diye düşünüyorum.
Sevgi ve saygılar sunuyorum…🤗🙋♂️❤️
Muhterem hocam
Yandıklarınız hakkında uzun zamandır ben de düşünüyorum
Bu çok ihmal edilmiş bir mesele
Bence artık el atmak gerekiyor.
Ama bu bir ekip ve müzakere süreci isteyebilir.
Selam ve hürmetlerimi sunarım
Merhaba hocam,
Muaviye başta olmak üzere, yapılan kamusal icraatlar konusunda, hukuk ve insan haklarını konusunda yapılan ihlalleri ve hukuk dışı muameleleri meşrulaştırmada dini kimliğin etkisini yok saymadan yapılan her türlü tahlil objektif olmaktan ve kamu vicdanının tezahürü olmaktan çok uzaktır.
Örneğin Reel politik kavramı bizim dinden aldığımız terbiye ile insanlık medeniyetine katkıda bulunmamızı engelleyecek yani insanlık anlayışımızla çelişecek yanları barındıran bir politikayı ifade eder. Hatta bırakın bizim Kuran ve sünnetten aldığımız öğretiyle hareket etmeyi, dinle ilgisi olmayan hümanist makul sivil toplum örgütleri bile bu reel politikle mücadele halindedir. Çünkü reelpolitik, güçlü devlet olma idealini, politikasını öncelik olarak benimseyen, iç kamuoyu baskısından da sahip olunan bu güçle kendini koruyan bir politika türüdür. Zira sivil muhalefet yani insan hakları örgütleri vb. devletin salt var olma amaçlarının tek varoluş sebebi olmasının karşısındadır. Bismark Alaman birliğini sağlamak smacıyla bu politikayı kullanmış ve Realpolitik kavramı da zaten ordan gelmektedir. Bugün realpolitiğin en güzel örneği ABD’dir.
Halbuki dinlerin varlığı hep başlangıç itibariyle insan hakları ve adalet üzerine inşa edilmiş ve gelişmiş ama mevcut din toplumun devletiyle özdeş hale geldiğinde reel politike alet olmanın ötesine geçememiştir. Çünkü tanrı yer değiştirmiştir. Artık tanrı devlettir… Bir hadis var. İnsanlar ahir zamanda şirke düşerler ama karıncanın ayak seslerini farkedemediğiniz gibi bunu da anlamazlar diye. İşte reelpolitik konusu buna cuk diye oturmaktadır.
Demek ki burada dikkat edilmesi gereken nokta dinin devlet ile özdeş hale gelmesine müsaade etmemektir… Aksi halde tarihle sabittir ki sonuç kaçınılmaz olarak devletin din istismarı ve zulümdür…