Devlet yönetiminde şûra ilkesi

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Şûra, İslâm’ın devlet yönetimiyle ilgili ortaya koymuş olduğu en önemli ilkelerden birisidir. Zira konuyla ilgili naslar ve Allah Resûlü’nün uygulamaları siyasi düzenin şûra esasına dayanması gerektiğini göstermekte ve onu, yönetimin en temel esaslarından birisi kabul etmektedir. Bu açıdan tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarının yanı sıra özellikle siyaset-i şer’iyye literatüründe şûranın mahiyeti, önemi, maksadı ve hükümleri üzerinde genişçe durulmuştur.

Son asırlarda Batı’nın demokrasi yolunda önemli ilerlemeler kaydetmesinin yanı sıra İslâm ülkelerinin koyu bir despotizme teslim olmasıyla birlikte şûra hakkında yapılan çalışmalar daha da yoğunluk kazanmıştır. Bu çalışmalarda öncelikli olarak şûranın demokrasiyle olan ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmış; diğer yandan da o, otoriter rejimlerin panzehiri, müstebit yönetimlerle başa çıkmanın en etkili çözümü olarak sunulmuştur.

Hiç şüphesiz Kur’an’da mü’min toplumun en temel vasıflarından biri olarak gösterilen ve pek çok hadiste ısrarla üzerinde durulan şûranın, kendinden beklenilen fayda ve maslahatların gerçekleşmesi için onun iyi anlaşılması ve layıkıyla yapılması gerekir. Yoksa tarihteki Firavunların da asrımızın diktatör rejimlerinin de danışma heyetleri olmuştur. En büyük diktatör ve despot yöneticiler bile etraflarında “danışmanlar” bulundurmuş ve belirli meseleleri onlarla “istişare” etmişlerdir.

Ne var ki bütün bunların İslâm’ın öngördüğü ve Efendimiz’in tatbik ettiği şûrayla bir alakası yoktur. Demek istememiz o ki, şeklî ve sembolik olarak icra edilen fakat özü ve mahiyeti ihmal edilen bir toplantının -ismine her ne denirse denilsin- “şûra” olarak görülmesi mümkün değildir. Şûranın mahiyeti ve asıl maksadı anlaşılmadıkça, şûra heyeti ehil ve liyakatli kişilerden oluşmadıkça, her türlü baskı ve tehdidin bertaraf edildiği tam bir fikir özgürlüğü bulunmadıkça ve şûra sonuçları kararlılıkla uygulanmadıkça ondan beklenilen hayır ve semereler de elde edilemeyecektir.

Şûranın Tanım ve Mahiyeti

Aslı Arapça olan şûra kelimesi ş-v-r kökünden gelir ve satılacak hayvanın alıcı tarafından binilerek test edilmesi, arı kovanından bal çıkarılması gibi anlamlara gelir. Şûranın sözlük anlamıyla ilgili yapılan açıklamalar “ortaya çıkarmak” ve “almak” kelimeleri etrafından toplanmaktadır. Şûranın terim anlamı da bu kelimelerle ifade edilebilir. Buna göre o, başkalarının fikrini ortaya çıkarma ve almadan ibarettir. (Tâcu’l-arûs, “ş-v-r” md.)

Yani nasıl ki arının bin bir çiçek özünden topladığı ve kovana koyduğu bal, oradan alınarak dışarı çıkarılıyor ve kendisinden istifade ediliyorsa, şûra heyetine katılan kimselerin fikirleri de onların zihinlerinden alınarak bunlardan istifade edilmelidir.  Biraz daha açacak olursak şûra, daha ziyade zor ve karmaşık bir meselenin ehil kişilere arz edilmesi, bütün boyutlarıyla ve derinlemesine ele alınıp değerlendirilmesi ve neticede mevcut fikirler arasından en doğru ve en isabetli görüşün ortaya çıkarılmasını ifade eder. Bu yönüyle o, hem bir bilgi ve tecrübe paylaşımı hem bir fikir alış-verişi hem de hayırda yardımlaşma olarak görülebilir.

Şûra ile hedeflenen maksatların hâsıl olması için, şûra heyetinde bulunan herkesin eşit söz hakkına sahip olması, teklif ve itirazların rahatça ortaya konulabilmesi, hatır-gönül ilişkilerinin işin içine girmemesi, yani hakkın hatırının âli tutulması gerekir. Bunu sağlamanın yolu ise istişarenin öncelikle ehil kişilerle yapılması, arkasında da baskı, korkutma, çıkar ilişkisi gibi, görüşlerin rahatça ortaya konulmasına engel olacak her türlü faktörün bertaraf edilmesidir.

Bunun yanı sıra şûra heyetine katılan insanlar fikrini açıklamaya teşvik edilmeli ve cesaretlendirilmeli; izhar edilen her bir görüş saygıyla ve hatta takdirle karşılanmalıdır. Hiç kimse ortaya koyduğu fikir ve düşüncesinden ötürü eleştirilmemeli ve ayıplanmamalıdır. İstişarenin Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna uygun olarak yapılması ve verimli olması da buna bağlıdır.

Peygamber Efendimiz’in ve dört halifenin sahabeyle yapmış olduğu istişarelere bakılacak olursa, bunların tamamıyla bu çerçevede gerçekleştiği görülecektir. Efendimiz, sahabeye karşı, “Bana görüşlerinizi söyleyin.” diyerek birçok önemli meseleyi istişareye açmış, onlar da isabetli gördükleri fikirlerini çok rahatlıkla dile getirmişlerdir. Hatta zaman zaman bazı kritik anlarda sahabeden kimileri fikri sorulmasa bile Efendimiz’e hitaben, “Ya Resûlüllah, bu, gökler ötesi âlemlerden gelen bir vahiy midir, yoksa sizin kendi görüşünüz mü?” diye sormuş, Efendimiz’in kendi kararı olduğunu öğrendikten sonra da rahatlıkla kendi teklifini yapmıştır. Bu da onların şûra kültürünü ne ölçüde içselleştirdiğini göstermektedir.

Hadis kitaplarında Efendimiz’in sahabeyle istişaresine dair onlarca misal bulmak mümkündür. Bir fikir vermesi adına bunlardan birini zikretmek istiyoruz. Hendek savaşının şiddetlendiği anlarda Allah Resûlü, düşmanları arasında bulunan Gatafan kabilesiyle anlaşma yapmak üzere harekete geçmişti. Bu anlaşmaya göre Gatafanlıların savaş meydanını terk etmesi karşısında Medine hurmalarının üçte birini onlara verecekti. Anlaşma metni hazırlandıktan ve imza aşamasına geçildikten sonra Allah Resûlü bu durumu, Sad b. Muaz ve Sad b. Ubade ile istişare etmiştir.

Sad b. Muaz, sulh kararının Allah’ın bir emri olmadığını öğrendikten sonra şöyle demiştir: “Ya Resûlallah, biz müşrik bir kavim iken onlar, misafir olmadıkça veya satın almadıkça Medine’den bir hurma bile yiyemiyorlardı. Allah bize İslâm’ı nasip ettikten, bize hidayet buyurduktan, bizi Seninle ve İslâm’la aziz kıldıktan sonra mı mallarımızı onlara vereceğiz. Vallahi bizim böyle bir sulha ihtiyacımız yoktur. Allah bizimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar onlarla savaşırız.” Bunun üzerine Allah Resûlü anlaşmadan vazgeçmiştir. (İbn Hişam, 2/223)

Şûranın uygulama alanı çok geniştir. Esasında o, bir problemle karşılaşan her bir insanın başvurabileceği çok önemli bir dinamiktir. Kur’ân-ı Kerim’in çocuğun sütten kesilmesi gibi küçük bir meseleyi bile anne-babanın istişareyle karara bağlamalarını emretmesinden (el-Bakara, 2/233) yola çıkarak, hangi konumda bulunursa bulunsun bütün yöneticilerin, sorumluluğu altındaki insanları ilgilendiren önemli meseleleri onlarla istişare ederek karara bağlaması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bununla birlikte şûra kavramının İslâmî literatürdeki kullanımına baktığımızda, yöneticilerin, özellikle de devlet başkanının dinî, içtimaî ve idarî meseleleri ehlü’l-hal ve’l-akd denilen istişare heyetine getirerek burada müzakereye açması anlamında kullanıldığını görürüz. Bu sebepledir ki o, devlet işlerinin sağlıklı yürütülmesinde çok önemli bir esas ve ilke olarak görülmüştür. Öyle ki Endülüslü Malikî fakihi İbn Atıyye, şûra yöntemini terk eden yöneticinin azledilmesi gerektiğini ve bu hükümde bir ihtilaf bulunmadığını söylemiştir. (Kurtubî, 4/249)

İslâm’ın şûraya verdiği önem

Kur’ân, birçok âyet-i kerimede farklı şahıs ve kavimlerin yapmış olduğu istişarelere yer vermiştir. Hiç şüphesiz bunlardan çıkarılacak önemli dersler vardır. Fakat biz burada özellikle kesin ve net ifadelerle şûranın emredilmiş olduğu iki âyet-i kerime üzerinde durmak istiyoruz. Bu âyet-i kerimelerden birinin yer aldığı sureye “eş-Şûra” isminin verilmesi şûranın önemine dikkat çekmesi açısından manidardır.

Şûra suresinde yer alan âyet-i kerime şu şekildedir: “Onlar (öyle kimselerdir) ki Rablerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûra iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (eş-Şûrâ, 42/38) Âyet-i kerime dikkatle düşünüldüğünde Yüce Allah’ın şûraya nasıl bir kıymet verdiği açık olarak görülmektedir. Zira âyet, mü’minleri, Allah’ın çağrısına icabet eden kimseler olarak tanımladıktan sonra, bu icabetin bir gereği ve neticesi olarak üç mühim amel zikretmiştir. Bunlar da namaz, istişare ve infaktır. Şûranın, namaz ve infak gibi bedenî ve malî ibadetleri kendinde cem eden İslâm’ın iki temel rüknünün arasında zikredilmesi onun, ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla şûrayı önemsemeyen veya hakkıyla uygulamayan bir toplum tam anlamıyla Allah’ın çağrısına icabet etmemiş olacak ve kâmil manada Müslüman kabul edilmeyecektir.

Âyet-i kerimede yer alan,  وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri kendi aralarında şûra iledir.” ifadesinin de ayrıca üzerinde durmak gerekir. Müfessirlere göre bu âyet, ihbarî bir lafızla gelse de inşaî bir anlam ihtiva etmektedir. Hatta bazı müfessirler, bu ifadelerin şûrayı mü’minler için temel ve ayrılmaz bir vasıf olarak zikretmesinden hareketle, âyetin, emir kipinden daha güçlü bir şekilde vücubiyete delalet ettiğini söylemişlerdir. Ayrıca âyetin isim cümlesiyle gelmesi ve onun da istikrar ve sübuta delalet etmesi de şûranın taviz verilmeyecek, her zaman ve her mekânda uygulanacak temel bir karar alma yöntemi olduğuna işaret etmektedir.

Âyet-i kerimede yer alan “emr” lafzının umumî bir lafız olması da istişarenin uygulama alanının genişliğini göstermektedir. Bu lafzın, mü’minlere izafeten “emruhum-onların işleri” şeklinde sevk edilmesi, mü’minleri kendi işlerini başkalarına bırakmadan kendilerinin halletmeleri gerektiğine dikkat çekmektedir. Âyette yer alan “beynehüm-kendi aralarında” ifadesinden yola çıkarak da şûrada hiç kimsenin bir başkasına üstünlüğü olmadığını, yani şûraya katılma konusunda herkesin eşit olduğunu söyleyebiliriz. Zira burada yönetici-yönetilen, zengin-fakir ayrımı yapılmamış ve bütün mü’minler aynı seviyede değerlendirilmiştir.

Âl-i İmran sûresinde yer alan ikinci âyet-i kerime ise şu şekildedir: “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar Senin etrafından kopup giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun ve işlerde onlarla istişare et. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159)

Âyetin daha iyi anlaşılması adına nasıl bir zeminde nazil olduğuna bakalım. Bilindiği üzere Allah Resûlü, Uhud savaşı öncesi sahabeyle istişare etmiş ve kendisi savunma savaşı yapmayı daha uygun görse de çoğunluğun görüşüne uyarak meydan savaşına çıkmıştı. Fakat Uhud’da yetmiş sahabe şehit olmuş, yara almayan kimse kalmamış ve Allah Rasûlü’nün de yüzü yarılmış ve dişleri kırılmıştı. Efendimiz, gördüğü rüya üzerine yaşanacak bu felaketleri bilmesine rağmen sırf istişare disiplinini oturtabilme ve mü’minler için temel bir ahlâk haline getirebilme adına istişare sonucuna bağlı kalmıştı. İşte yukarıdaki âyet-i kerime bu hâdiseler üzerine nazil olmuş ve kıyamete kadar gelecek mü’minler için istişare ile ilgili çok önemli ilkeler vaz etmiştir.

Uhud savaşı sonrası bazılarının aklına, “İstişare kararına uyulup Uhud’a gitmek yerine Medine’de kalınsaydı bu sıkıntılara maruz kalınmazdı.” şeklinde düşüncelerin gelmesi, dolayısıyla da su-i zan ve atf-ı cürümlerin ortaya çıkması muhtemeldi. Allah böyle kritik bir anda öncelikle Efendimiz’in yumuşak davranmasını methetmiş, arkasından da sahabeyi affetmesini, onlar adına Allah’tan mağfiret dilemesini, alınacak yeni kararlarda yine istişareye müracaat etmesini ve Allah’a tevekkül ederek kararlılıkla istişare kararını uygulamasını emretmiştir.

Demek ki şûrada alınan kararların uygulanması ne tür sonuçlara yol açarsa açsın, kesinlikte ondan vazgeçilmemeli, şûra heyeti suçlanmamalı, müsamaha ve hoşgörü elden bırakılmamalı ve şûranın dışında çözüm arayışlarına girilmemelidir. Bunlar, şûranın müstakim bir çizgide devam edebilmesi, sürekli olması ve insanların cesaretle fikirlerini söyleyebilmeleri adına oldukça hayatî esaslardır.

Âyet-i kerime emir kipiyle gelmiştir. Emir kipi ise mendupluk veya mübahlığa sarf eden bir karine olmadıkça vücubiyet (zorunluluk) ifade eder. Âyet, her ne kadar doğrudan Allah Resûlü’nü muhatap alsa da esasında O’nun şahsında bütün mü’minlere hitap etmektedir. Zira vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi bulunan Resûl-i Ekrem’e emredilen istişarenin, ümmetine emredilmemesi düşünülemez. Hatta şöyle denilebilir: İstişare gökler ötesi âlemlerden sürekli vahiy alan Allah Resûlü için bile farz olduğuna göre, böyle bir hususiyeti bulunmayan mü’min yöneticilere evleviyetle farzdır.

Şûranın dindeki yerine ve önemine dair bu iki önemli âyetin yanında Allah Resûlü’nden de çok sayıda hadis gelmiştir. Bu hadislerin bazılarında Allah Resûlü (s.a.s), istişare eden kimsenin pişmanlıktan kurtulacağını (el-Mu’cemu’l-evsat, 6/365), hüsran yaşamayacağını (es-Sünenü’l-kübra, 10/187), en doğru neticeye ulaşacağını (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 5/298) beyan etmiştir.

Şu rivayetler de Allah Resûlün’den nakledilmiştir: “Meşveret eden kimse asla bedbaht olmaz, bir görüşle yetinen kimse de bahtiyar olmaz.” (Müsnedü’ş-Şihâb, 2/6) “Ümmet-i Muhammed’den meşveret edenler doğru yoldan mahrum kalmayacakları gibi, onu terk edenlerden de sapkınlık eksik olmaz.” (Şuabu’l-îmân, 10/41) “İdarecileriniz içinizden iyi kişiler, zenginleriniz cömert kişiler olduğu ve işleriniz de istişare ile yürüdüğü sürece, sizin için toprağın üstü toprağın altından daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78)

Allah Resûlü (s.a.s), âyet ve hadislerde önemi üzerinde durulan istişareyi bizatihi pratik hayatında da hassasiyetle tatbik etmiş ve ümmetine örnek olmuştur. Hadis ve siyer kitaplarına bakıldığında Hz. Peygamber’in vahyin dışında kalan ve Müslümanların genelini ilgilendiren hemen her meseleyi ashabıyla istişare ederek karara bağladığı görülmektedir.

Mesela Efendimiz (s.a.s), Bedir’de düşmanın karşısına çıkıp çıkmama, Bedir esirlerine yapılacak muamele, Hudeybiye sulhu öncesi müşriklerin üzerine yürüyüp yürümeme gibi savaşla ilgili pek çok meseleyi ashabıyla istişare ettiği gibi; insanların namaza hangi usulle çağrılacağı veya mescide minber inşa edilmesi gibi hakkında vahiy bulunmayan bir kısım dinî meseleleri de istişareyle karara bağlamak istemiştir. Hatta O (s.a.s), ifk olayı gibi daha çok şahsını ilgilendiren meselelerde bile zaman zaman sahabeye müracaat etmiş ve onların fikirlerini almıştır. (Buharî, Şehâdât, 15)

Ebu Hureyre’nin, “Allah Resûlü’nden daha çok arkadaşlarıyla istişare eden bir kimse görmedim.” (Tirmizî, Cihâd, 34) şeklindeki sözleri de şûranın Nebiyy-i Ekrem’in hayatında ne derece önemli bir yer tuttuğuna işaret etmektedir. Hatta Efendimiz’in (s.a.s), “Müslümanlarla istişare etmeden bir idareci tayin edecek olsaydım, Abdullah b. Mesud’u tayin ederdim.” (Tirmizî, Menâkıb, 38) şeklindeki sözlerine bakılacak olursa, O’nun toplumu ilgilendiren bütün işlerini vahiy gelmediği sürece meşveretle karara bağladığını söylemek mümkündür.

Allah Resûlü’nün bütün bu uygulamalarına yakından şahit olan Hulefa-i Raşidin de dinî, içtimaî, askerî ve idarî pek çok müşkül meseleyi istişareyle çözüme kavuşturmuştur. Ebu Hureyre, “Allah Resûlü’nün ashabından daha fazla istişare eden bir kimse görmedim.” şeklindeki tespitleriyle bu noktaya ışık tutmuştur. (es-Sünenü’l-kübrâ, 7/73) Allah Resûlü’nün hakkında vahiy nazil olmayan bütün toplum meselelerini istişareyle çözdüğüne şahit olan sahabe, istişareyi hayatlarında çok önemli bir ahlâk ve kültür hâline getirmiştir.

Hz. Ebu Bekir’in kendisine bir dava arz edildiğinde sırasıyla Kur’ân ve Sünnet’e müracaat ettiği, buralarda bir hüküm bulursa onunla hükmettiği; bulamadığı takdirde ise insanların önde gelenlerini toplayarak onlarla istişare ettiği rivayet edilmiştir. (Dârimî, Sünen, 1/262)

Esasında tarih kitaplarına bakıldığında bunun, dört halifenin tamamının uyguladığı bir yöntem olduğu görülecektir. Onlar, devlet başkanının seçilmesi, vali ve ordu komutanlarının atanması, savaş ve sulh kararlarının verilmesi, Kur’ân’ın toplanması ve çoğaltılması, devlet teşkilatının oluşturulması, içki içenlere ve zekât vermeyenlere uygulanacak ceza gibi pek çok dinî ve idarî meseleyi istişareyle karara bağlamışlardır.

Şûranın Fayda ve Maksatları

Şûra, Kur’ân ve Sünnet’te riayet edilmesi gereken kesin bir farz olarak vaz edilse de naslarda onun teferruatına ait düzenlemelere yer verilmemiş; konuyla ilgili detay hükümler insan aklına ve tecrübesine havale edilmiştir. Hiç şüphesiz bu da İslâm fıkhının her devirde uygulamaya açık, esnek ve dinamik yapısının bir göstergesidir. Şûranın doğru bir şekilde uygulanabilmesi ise daha ziyade onunla gözetilen maksat ve maslahatların iyi kavranmasına bağlıdır. Zira şûra yapıldığı halde onunla hedeflenen faydalar gerçekleşmiyorsa şûra layıkıyla yapılmıyor demektir.

Hiç şüphesiz şûranın en başta gelen ve en önemli olan maksadı istibdadın, diktanın ve tahakkümün Müslüman toplumdan sökülüp atılmasıdır. Bütün bir ümmeti ilgilendiren işlerin tek bir kişiye havale edilmesinin ve gücün tek bir şahsın veya oligarşik bir grubun elinde temerküz etmesinin; yozlaşmayı, hak ihlallerini ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beraberinde getireceğinde şüphe yoktur. Bu itibarladır ki Allah, şûrayı yöneticiler için mutlaka uyulması gereken temel bir vazife, yönetilenler için ise vazgeçilmesi mümkün olmayan temel bir hak ve sorumluluk olarak belirlemek suretiyle, toplumun yönetime dair işlerinin yine toplum tarafından seçilecek ehliyetli kişilerin vereceği kararlarla idare edilmesini murad buyurmuştur.

Kur’an, Firavun ve Nemrut gibi muayyen şahsiyetlerin yanı sıra pek çok âyet-i kerimede genel ifadelerle zorba ve müstebitleri zemmetmiştir. Zira Kur’ân’ın önemli hedeflerinden birisi de insanları mutlakiyetçi rejimlerin tasallutundan kurtarmak, bunun yerine kendi seçtikleri, razı oldukları ve sevdikleri şahısların yönetici olmasını; görevi devraldıktan sonra icraatlarının denetlenmesini ve kontrol edilmesini; hata ve yanlışları karşısında hesaba çekilmesini, uyarılmasını ve ıslah edilmesini; bütün bunlarla zulümleri önlenemezse de azledilmesini temin etmektir. İşte bütün bunları sağlamanın en etkili yolu olarak İslâm şûrayı emretmiştir.

Şûranın diğer önemli bir yönü ise hata ve yanılmaları en asgari seviyeye indirmesidir. Bir insan, akıl, mantık ve muhakeme yönüyle ne kadar gelişirse gelişsin yine de onun bilgi ve tecrübesi sınırlı kalacaktır. Zira insan, tabiatı itibarıyla zayıf bir varlıktır. Hata ve unutmaya maruz kalabilir. İdrak ve ihatası sınırlıdır. Nazarı kasır olduğundan önündeki zarar ve tehlikeleri göremez. Çoğu zaman hâdiseleri bütüncül olarak değerlendiremez. Bu sebeple de onun özellikle çetin ve karmaşık problemleri tek başına çözebilmesi, koca bir milletin kaderiyle ilgili meselelerde isabetli kararlar verebilmesi çok zordur. Fakat istişare ortamında herkesin sahip olduğu bilgi, tecrübe ve birikim bir araya geldiğinde meseleler daha çok vuzuha kavuşacak, hakikatler daha net görülecek ve tek kişiye nispetle hata etme oranı çok daha azalacaktır.

Şûra ile hedeflenen maksatlardan bir diğeri ise yöneticilerle yönetilenler arasında güven, sevgi ve saygı bağları oluşturmaktır. Zira kendilerini ilgilendiren işlerde insanlara fikirlerinin sorulması, onlara kıymet vermenin ve haklarını gözetmenin bir ifadesidir. Bu sayede insanların kalbleri kazanılmış ve gönülleri tamir edilmiş olacaktır. Üstelik karar alma süreçlerine dâhil edilen insanlar, çıkan kararları daha çok sahiplenecek ve onları daha kolay uygulayacaklardır.

Devlet başkanı halkın vekili olduğuna göre onun icraat ve tasarrufları temel itibarıyla müvekkillerin irade ve taleplerine göre şekillenmelidir. İşte yöneticilerin, raiyyenin genel durumunu, duygu ve düşüncelerini, istek ve taleplerini, ihtiyaç ve zaruretlerini bilmelerinin ve buna uygun çareler üretmelerinin en etkili yollarından birisi şûradır. Mesela Peygamber Efendimiz, ashabının görüşünü almadan Bedir savaşına çıkmamış; aynı şekilde Huneyn savaşı sonrası Hevazin kabilesinin, esirlerini talep etmeleri üzerine kendi payına düşen esirleri teslim edeceğini ifade etse de sahabenin elinde bulundurduğu esirlerle ilgili kararı onlara bırakmıştır. (Buharî, Itk 13)

Esasen devlet başkanının, savaş ve barış gibi halkı derinden etkileyecek, istimlak ve vergi gibi onlara ekstra yükümlülükler getirecek veya dinin mubah kıldığı bazı fiilleri yasaklama gibi onların haklarını kısıtlayacak meselelerde, insanların nabzını tutmadan ve eğilimlerini öğrenmeden onlar adına karar vermesi adalet ve hakkaniyete de muhalif olacaktır. Bu açıdan şûranın hem halkın maslahatlarını gerçekleştirmede hem de en adil hükümlerin alınmasında da önemli bir etkisi olduğunu ifade etmek gerekir.

Muhtarlıktan devlet başkanlığına kadar hangi seviyede olursa olsun liderlik ağır ve mesuliyetli bir iştir. Dolayısıyla şûranın önemli bir yönü de bu ağır yükün paylaşılmasını sağlamaktır. Çünkü bir yükün altına ne kadar fazla omuz girerse yük de o ölçüde hafifleyecektir. Bu itibarla istişare, yöneticiler adına da büyük bir rahmettir. Onları alacakları yanlış kararların sorumluluğundan kurtarır. Zira ulema, şûrayla alınan kararlar hatalı bile olsa yöneticinin sorumluluktan kurtulacağını ifade etmişlerdir.

Bunun tam tersini söylemek de mümkündür. Bir idarecinin tek başına aldığı kararlar isabetli bile olsa o, şûra emrini terk etmenin vebalinden kurtulamayacaktır. Bu itibarladır ki şûra, yöneticilerin yönetilenlerle ilgili alacakları kararlara meşruiyet kazandıracaktır. Kurtubî, bazı akıl sahiplerinin şu sözünü nakletmiştir: “Karşılaştığım bir işte kavmimle istişare edip onların isabetli gördüklerini yaptığım sürece hiç yanılmadım. Çünkü isabet etmiş olsam, isabet eden onlardır, hata etmiş olsam, hata eden onlardır.” (Kurtubî, 16/37-38)

Esasında “yöneticilere itaat” kavramı, şûra emriyle birlikte değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılmaktadır. Zira yöneticiler dinin muhkem hükümlerinin dışında kalan toplum meselelerini şûra ile çözeceklerine göre, bir yönüyle halk yine kendi kararlarına itaat etmektedir. Hatta itaatin çift yönlü olduğu da söylenebilir. Yönetilenler, yöneticinin meşru emirlerine itaat etmekle mükellef olduğu gibi, yöneticiler de yönetilenlerin aldığı şûra kararlarına itaat etmekle mükelleftir. Dolayısıyla itaat kavramı şûra ile dengelenmekte ve sınırlanmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra işlerini sürekli istişareyle çözen insanlar zamanla farklı fikirlere açık olmayı ve saygı duymayı öğrenecek, muhalefet ve eleştiri ahlakına alışacak ve onların empati ve hoşgörü duyguları gelişecektir. Zira yeniliklere açık olmayan, farklılıklara tahammül edemeyen ve kendisini doğruların temsilcisi gibi gören bencil ve mutaassıp insanlarla gerçek bir istişarenin yapılabilmesi mümkün değildir.

Toplumda şûra kültürü oluşturulduğu takdirde istişare meclisleri birer okula dönüşecek, insanlar nemelazımcılıktan kurtularak toplum meseleleriyle daha yakından ilgilenecek, zihinler egzersiz yapa yapa problem çözmeye alışacak ve aynı zamanda geleceğin idarecilerinin yetişmesine de katkı sağlayacaktır.

Şûra Heyeti (Ehlü’l-hal ve’l-akd)

Hiç şüphesiz yukarıda sayılan maslahatların gerçekleşmesinin en önemli şartı, şûranın ehil ve liyakatli kimselerle yapılmasıdır. İstişare ister dinî problemlere fetva verilmesi ister kazaî meselelerin hükme bağlanması isterse devlet yönetimiyle ilgili kararların alınmasına ilişkin yapılsın, şûra heyetine katılacak kimselerin mutlaka bir kısım özelliklere sahip olmaları gerekecektir.

Burada aranması gereken ilk şart adalet ve emanet olmalıdır. Hz. Peygamber de, “İstişare edilen, kendisine güven duyulan kimse demektir.” (Ebû Dâvud, Edeb, 114) hadisiyle bu hususa işaret etmiştir. Allah Resûlü, “İstişare etmek isteyen kimseye doğru olandan başka bir şeyi tavsiye eden, kardeşine hainlik etmiştir.” (Ebû Dâvud, İlm, 8) sözleriyle de emanet ehli ve güvenilir olmanın önemini ortaya koymuştur. Dolayısıyla istişare ehlinin doğru olduğuna inandığı görüşleri hiç kimseden çekinmeden veya göze girme, dalkavukluk yapma, çıkar elde etme gibi kendi hesaplarını düşünmeden hak ve hakikatin sözcülüğünü yapabilen kimseler olması gerekir.

İkinci aranacak şart ise şûra heyetindeki kişilerin akıl, ilim ve fikir sahibi olmalarıdır. Zira muhakemesi gelişmemiş olan veya istişare edilecek konuyla ilgili belirli bir bilgi ve birikimi bulunmayan kimselerin isabetli kararlar verebilmeleri mümkün değildir. Allah Resûlü, “Aklı başında insanlarla istişare edin ki doğru yolu bulasınız.” (Kenzü’l-ummâl, 3/409); “Kesin karar ve temkinli hareket, re’y ve akıl sahipleri ile istişare etmek ve sonra da bu karara itaat etmektir.” (es-Sünenü’l-kübrâ, 10/191) şeklindeki sözleriyle bu hususa dikkat çekmiştir.

Hayatın, siyasetin ve hâdiselerin oldukça kompleks hâle geldiği ve uzmanlaşmanın hâkim olduğu günümüz şartlarında herkesin her meseleyi bilmesi çok zordur. Bu açıdan önemli olan şûra heyetinde, iktisat, hukuk, siyaset, sosyoloji ve fen bilimleri gibi farklı alanlarda uzmanlaşmış kişilere yer verilmesidir.

Gerek dinî bir meseleyi çözüme kavuşturabilmek gerekse dünya işleriyle ilgili alınan kararların dinîn ilke ve prensiplerine aykırı olup olmadığını test edebilmek için şûra heyetinde mutlaka ehil ulemanın bulunması gereklidir. Nitekim Hz. Ali bir seferinde, “Ya Resûlüllah, hakkında ilahî bir emir veya nehiy bulunmayan bir işle karşı karşıya kaldığımızda ne yapmamızı emredersiniz?” diye sorduğunda, Hz. Peygamber, “İbadet ehliyle ve dinin ruhuna vâkıf âlimlerle istişare ediniz. Tek bir görüşle amel etmeyiniz.” (Kenzü’l-ummâl, 2/341) şeklindeki sözleriyle bu vasıflara işaret etmiştir.

Şûra heyetinin diğer önemli bir özelliği de halkın seçtiği ve razı olduğu kişilerden oluşmasıdır. Zira esasında istişare bütün ümmetin hakkı ve vazifesidir. Fakat bunu gerçekleştirmek hem çok zor olacağından hem de herkesin her konuda fikir beyan etmesi doğru olmadığından istişare, onları temsilcisi olabilecek ehil insanlarla yapılmalıdır. Peygamber Efendimiz birçok hadislerinde halkın kendisinden razı olmadığı kişilerin yönetim işleriyle meşgul olmasını nehyetmiştir. (Müslim, İmara 65)

İmam Şafii’nin, hüküm verecek kimsenin, farklı görüşlere sahip insanları bir araya toplayarak onların fikirlerini alması gerektiği şeklindeki yaklaşımı da burada önem taşımaktadır. İmam Şafii’ye göre bir insan, zıt fikirler sayesinde meseleyi çok daha detaylı ve derinlemesine inceleme ve böylece en doğru görüşü bulma imkânına sahip olacaktır. (el-Ümm, 6/220) Dolayısıyla şûra heyetinde yer alan insanların farklı mezhep, meşrep ve gruplardan seçilmesi çok önemlidir. Şayet şûra heyetine dâhil olacak insanlar halk tarafından seçilirse bu şart da kendiliğinden yerine gelmiş olacaktır.

Sadece bir partiye, gruba veya düşünceye mensup olan insanların yapacağı istişare, kısır ve verimsiz olacaktır. Sadece kendi destekçileri ve yandaşlarıyla istişare eden bir devlet başkanının, hak ve adaleti temsil eden, halkın maslahatlarını gerçekleştiren isabetli icraatlar ortaya koyması mümkün değildir. Maalesef günümüz İslâm dünyasındaki yöneticilerin birçoğu, “danışmaya uygun gördükleri” kişilere danıştıkları için, siyaset oldukça yozlaşmış ve şûra kurumu da tahrif edilmiştir.

Son olarak belirtmek gerekir ki istişare konusu kimleri ilgilendiriyorsa onların fikrinin alınması gerekir. Buna göre bütün toplumu ilgilendiren meseleler onların temsilcileri sayılan ehlü’l-hal ve’l-akd’in istişaresiyle karara bağlanacaktır. Fakat belirli bir kesimi ve grubu ilgilendiren meselelerde ise ilgililere danışılmalıdır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) Bedir esirleriyle ilgili verilecek kararı onlarla aynı kabileye mensup olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le istişare ederken, Gatafan kabilesiyle yapmayı düşündüğü sulh kararını ise bu anlaşma, Medine’nin hurmalarını vermeyi ihtiva ettiği için Medineli Evs ve Hazret kabilelerinin liderleri olan Sad b. Muaz ve Sad b. Ubade ile istişare etmişti. Allah Resûlü’nün, “Kızları hususunda kadınlarla istişare edin.” sözü de bu manaya delalet etmektedir. (Ebû Dâvud, Nikâh 24)

Şûra Kararlarının Bağlayıcılığı

Şûra konusuyla ilgili en önemli meselelerden birisi de şûra neticesinde nasıl karar alınacağı ve bu kararların devlet başkanını bağlayıp bağlamayacağıdır. Klasik dönem ulemasının çoğunluğu şûra kararlarını bağlayıcı görmezken, günümüzde konuyla ilgili çalışma yapan araştırmacıların çoğunluğu aksi görüş ortaya koymuştur.

Esasen her iki yaklaşımın da kendine göre haklı bir yönü vardır. İstişare sonucunun bağlayıcı olup olmaması istişare konusuna, şûra heyetine, istişare yapan kimsenin konumuna ve istişare kararlarının taalluk alanına göre değişecektir. Mesela bir kişinin evlenme, boşanma, alım-satım gibi şahsî işleriyle ilgili yaptığı bir istişare bağlayıcı olmayacaktır. Zira bu istişare kararı, şahsın kendisini ilgilendirmektedir. Fakat toplum adına yapılan ve başkalarının hukukunu ilgilendiren meseleleri elbette bunun gibi değerlendiremeyiz.

Aynı şekilde içtihat ehliyetini haiz bir müftünün veya içtihat ehliyetini haiz bir hâkimin fetva veya kaza konusuyla ilgili yaptıkları istişarenin bağlayıcı olmaması konunun tabiatı gereğidir. Zira ehlinden çıkmış ve mahalline ulaşmış hiçbir içtihadın bir diğerinden üstün tutulmaması, usul-i fıkıh ilminde kabul edilen temel bir prensiptir. Fakat bu tür konularda da yine istişareyle daha önceden bağlayıcı bir kısım düzenlemelerin yapılması ve kuralların konulması mümkündür.

Öte yandan bir devlet başkanının ulema tarafından ehlü’l-hal ve’l-akd diye isimlendirilen ve devletin en büyük şûra heyetini oluşturan kişilerle, önemli devlet meselelerine dair yaptığı istişarelere gelince, bunların bağlayıcı olması da yine başkalarının hukukuna riayetin ve şûranın maksadını gerçekleştirmenin bir gereğidir. Zira söz konusu şûra heyetinde alınan kararların devlet başkanı tarafından bağlayıcı görülmemesi, hak ihlallerine sebep olacak, şûra heyetindeki insanların motivasyonlarını kıracak ve şûrayı pasif ve etkisiz hâle getirecektir. Zira şûranın asıl vazediliş maksadı, istibdadın önüne geçmektir. Şûra kararlarına bağlı kalmaksızın yine kendi bildiğini yapan bir devlet başkanının olduğu bir ülkede, bu maksadın gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.

Bu açıdan yönetici konumunda bulunan insanların yapmış olduğu şûrayı sadece belirli problemlerin görüşülmesi ve müzakere edilmesi neticesinde bir kısım kararların alınması olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Zira o, alınan kararların uygulanmasıyla tamamlanır. Dolayısıyla şûrada alınan kararlar sadece bir öneri ve teklif değil, devlet başkanının uygulaması gereken bağlayıcı birer hükümdür.

Allah Resûlü’nün uygulamalarının da bu yönde olduğu görülmektedir. Mesela O (s.a.s) Bedir esirleriyle ilgili Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’le istişare ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Şayet istişarede bu ikisi aynı fikirde ittifak etseydi onlara muhalefet etmezdim.” (Ahmed b. Hanbel, 29/518)

Allah Resûlü, fiilî uygulamalarında da bu ilkeye bağlı kalmıştır. Daha önce de geçtiği üzere O, kendisi farklı fikirde olmasına rağmen çoğunluğun fikrine uyarak Uhud’a çıkmıştır. Aynı şekilde Taif kuşatması uzayınca, sahabeyi geri dönmeye çağırmış; fakat sahabenin fetih gerçekleşmeden geriye dönmeyi istememesi üzerine bundan vazgeçmiş ve ertesi sabah onlara savaşma emrini vermiştir. Savaş sonrası sahabeden yaralananlar olunca, Efendimiz’in ikinci dönme çağrısı memnuniyetle karşılanmıştır. (Buharî, Tevhid 31)

Şûrada herkesin üzerinde ittifak edeceği kararlar almak en güzeli olsa da çoğu zaman bunun gerçekleşmesi zordur. İhtilaf edilen durumlarda yapılması gereken ise çoğunluğun görüşüne tâbi olmaktır. İbn Mâce’de yer alan, “Ümmetim sapıklıkta birleşmez. Eğer bir ihtilaf ortaya çıkarsa sevad-ı azam’a (çoğunluğa) tâbi olunuz.” (İbn Mâce, Fiten 8) hadisi de bunu emretmektedir. Aynı şekilde Hz. Ömer, kendisinden sonra halife seçmeleri adına altı kişilik heyet tayin ettiğinde onların oy çokluğuyla karar almalarını, oylar eşit olduğunda ise oğlu Abdullah’ın hakem tayin edilmesini söylemiştir. Cemaatten ayrılmamayı emreden hadislerle, İbn Mes’ud’un, mü’minlerin güzel gördüğünün Allah katında da güzel olduğunu bildiren sözleri de, çoğunluğun yanında olmanın, İslâm’ın genel karakterinde bulunan bir hususiyet olduğunu göstermektedir.

Şûra ve Demokrasi

Şûra ile ilgili çalışma yapan neredeyse bütün Müslüman araştırmacılar, şûra ve demokrasiyi kıyaslıyor, bu ikisinin benzer ve farklı yönlerini ortaya koyuyorlar. Hatta bazıları bu ikisinin aynı şeyler olduğunu ifade ederken bazıları da bunları tamamen birbirinin zıddı olarak ortaya koyuyor. Ne var ki şûrayı “İslam devletinin”, demokrasiyi de “laik devletin” birer parçası olarak ele alıp bu ikisi arasında kıyaslamalara gitmek usulen doğru bir yaklaşım değildir.

Elbette otoriterliği önleme, iktidar gücünün tek elde toplanmasına mâni olma, eşitliği ve fikir özgürlüğünü temin etme, adaleti gerçekleştirme gibi her ikisinin de hedeflediği veya üzerine oturduğu temel ilke ve prensipler vardır. Hatta demokrasinin özünün, insanların kendilerini yönetecek insanları seçebilmeleri, denetleyebilmeleri ve barışçıl yollarla değiştirebilmeleri olduğunu göz önüne alacak olursak, bir açıdan demokrasiyle şûranın aynı hedefte birleştiğini söyleyebiliriz.

Bununla birlikte şûra ve demokrasiyi birbirinin mukabili olarak konumlandırmak ve kıyaslamalara gitmek doğru değildir. Çünkü bu ikisi mahiyet ve yapıları itibarıyla birbiriyle kıyaslamaya uygun değildir.

En başta şûra, vahye dayanan dinî bir emirdir. Dolayısıyla şûrada görüş izhar edenler bunu sadece resmî bir görevin gereği olarak veya maaş karşılığı değil; dinî bir görev şuuruyla, sorumluluk hissiyle ve içtenlikle yerine getirirler. Ayrıca şûra ile alınan bütün kararların naslarla çelişmemesi ve dinin ruhuna uygun olması gerekir. Üstelik onun alanı oldukça geniştir. Sıradan bir insan, karşılaştığı problemlerle veya günlük işleriyle ilgili güvendiği insanlarla istişare yapacağı gibi, bir müftü de sorulan dinî bir soruya nasıl cevap vereceğine istişareyle karar verebilir. Aynı şekilde bir aile reisinden sınıftaki bir öğretmene, cemaat ve tarikat liderlerinden devlet liderine kadar herkes, altındaki insanları ilgilendiren ve onların hukukuna taalluk eden meseleleri onlarla istişare yapmak zorundadır.

Bütün bunların yanında istişarenin temelinde, iyiliği emredip kötülükten nehyetme, hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyilik ve takvada yardımlaşma, insanlara nasihat ve hayırhahlıkta bulunma gibi temel ahlâkî ve dinî değerler yatmaktadır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki şûra sadece bir istatistikten, parmak hesabından ibaret değildir. Bilakis o, ele alınan görüşlerin derin ve kapsamlı bir araştırmasının yapılması neticesinde en isabetli görüşe ulaşma çabasıdır.

Bütün bunlara karşılık demokrasi -her ne kadar bazıları onu bir felsefe ve dünya görüşü olarak sunmak isteseler de- temelde bir devlet rejimi, yönetim biçimi ve siyaset tekniğiyle alakalı bir meseledir. Günümüzde uygulanan şekliyle demokrasi, seküler ve profan bir dünya görüşünü temsil eder. Dolayısıyla İslâmî idealler ve hassasiyetler onun birinci önceliği değildir. Şûra kararlarında insanların uhrevî ve dünyevî maslahatları birlikte değerlendirilirken, demokrasinin hedefinde maddî ihtiyaçlar ve dünyevî refah vardır.

Fakat şunu da unutmamak gerekir ki ne şûranın ne de demokrasinin üzerinde ittifak edilmiş tek bir uygulama biçimi yoktur. Bunların teorisinin ve pratiğinin ortaya konulması biraz da onları temsil eden insanların tercihlerine bakmaktadır. Demokrasinin henüz yolda olduğu ve mükemmele doğru yol aldığı düşünülecek olursa tabii olarak onun Müslümanların dinî tercihlerini de göz önünde bulunduran bir yapıya kavuşturulması mümkündür.

Öte yandan demokratik ülkelerde, demokrasi, şûranın yerine geçmemekte ve onu ilga etmemekte; bilakis şûra, farklı şekil ve unvanlar adı altında -bir kısım eksikleri olsa da- uygulanmaya devam etmektedir. Mesela günümüz demokrasilerinde yer alan Parlamento ve Danıştay, şûranın fonksiyonunu kısmen yerine getirmektedir. Aynı şekilde devletin farklı kurumlarının, “ekonomi şûrası”, “sanayi şûrası”, “şehircilik şûrası”, “turizm şûrası” gibi isimler adı altında belirli periyotlarla düzenledikleri toplantıları da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Hatta think-thank kuruluşları, AR-GE çalışmaları veya kamuoyu yoklamaları gibi faaliyetler de temelde şûra mantığına dayanmaktadır.

Hülasa Müslümanların demokrasi ve şûrayı birbirinin alternatifi olarak görmekten vazgeçmesi ve bunların her birisini kendi çerçevesiyle ele alarak insanlığın maslahatlarını temin etme, hak ve özgürlükleri koruma, zulüm ve suiistimallerin önüne geçme istikametinde değerlendirmeye ve geliştirmeye gayret etmeleri en isabetli yaklaşım olacaktır.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin