Demokrasi krizde mi?

YORUM | YAVUZ ALTUN

23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan ilk Meclis’in duvarında Şura Suresi’nin 38. ayetinden şu parça asılıydı: “Onlar, işlerini istişare ile yürütürler…”

Bu ayetin Mekke’nin son dönemlerinde yahut Medine’de nazil olduğu düşünülüyor. Her iki durumda da, ayetin bütünü itibariyle Medine’de yaşayan ve Mekkeli Müslümanlara kucak açan Ensar’ın özelliklerine dair bir onaylama ve takdis içerdiği görüşü hâkim.

Buna binaen, sureye de ismini veren şuranın, yani istişarenin, İslam’da övülen bir hususiyet olduğu konusunda fikir birliği var.

Ancak ayetin indiği zamana bakarsak, istişare pratiğinin İslam’dan önce de Medine’nin önde gelenleri arasında yaygın olduğunu söyleyebiliriz.

Bir bakıma Medine’deki yönetimin, Mekke’deki gibi oligarşik bir tiranlık değil, aristokratik ve devrin şartlarına göre daha modern bir idare olduğu vurgulanmış da olabilir.

Peki, 1920’de neden böyle bir ayeti duvara asma gereği duyulmuştu?

Osmanlı’nın son yüzyılındaki Meşrutiyet tartışmaları sırasında, Padişahların baskıcı iradesine karşı çıkan entelektüel ve bürokrat kesimi Avrupa’daki parlamenter sistemi getirmek için böyle bir argüman ortaya koydular.

Bre Padişah! Sen Kur’an’a mı karşı geliyorsun?

***

Evet, 19. yüzyılda Avrupa’daki demokrasi, bilhassa İngiltere’deki, yapısı itibariyle aristokrasiden halkın temsiline geçişi temsil eder ve “kavmin önde gelenleri” arasındaki bir şura meclisi gibidir.

Ancak demokrasi sadece bundan ibaret de değildir. En basit ve bugüne kadarki en yalın tariflerinden birisi olarak, “halkın kendi kendini yönetmesidir”.

Bu yönetim biçiminin ortaya çıkmasında tarihsel olarak iki temel saikten bahsedilebilir: İlki iktidardaki el değiştirmelerin bir hayli sıkıntılı olmasının önüne geçip, barışçıl bir güç transferini mümkün kılmak.

Bu ilk kısmın, halkın kendi kendini yönetmesinden çok toplumdaki güç ilişkilerini dengelemek gibi bir işlevi vardı. Taht oyunlarının önüne geçmek, bu oyunların neticesinde ödenen ağır ekonomik ve toplumsal faturaları geride bırakmak. Buna, aristokratlar ve yeni zenginleşen tüccar sınıfı monarşiyi ikna etti.

İkincisi ise devletlerin verdiği kararların, onları etkileyen yüz binlerce insanın iradesini, düşüncesini ya da itirazını hiçe sayarak alınmasının önüne geçmekti.

“Ahalinin huzursuzluğu” demokrasi pratiğinden çok önceleri de idarecilerin dikkat etmesi gereken, aksi takdirde bir isyana kapı aralayacak bir meseleydi. Osmanlı’da da tarihi metinlerde sık sık karşımıza çıkar. Ancak Avrupa’da demokrasinin gelişmesinin arka planında o ahalinin “güç kazanması” gibi küçük (!) bir ayrıntı vardı.

Sanayi Devrimi’yle birlikte toplumun her bir ferdi “önemli” (mekanik tabirle “işlevsel”) hâle gelmişti. Fabrikadaki işçilerin huzursuzluğu, bütün bir ülke ekonomisini, böylece de bütün toplumu etkileyebilecek bir meseleydi artık. Bu sebeple “oyuna dâhil edilmeleri” gerekirdi.

Yani bir kalemde milyonlarca insanın silinip atılmasında kendi menfaatine aykırı bir şey göremeyen bir toplumun demokrasiye ihtiyacı yoktu. Ama her bir ferdin önem kazandığı bir vasatta, demokrasi makuliyet rejimine dönüşebilirdi.

Grevlerin, politikacılara söz dinletmek için bir yöntem olarak benimsenmesi bu esasa dayalıydı.

Ama öte yandan toplumsal refahın artması, kamusal alanın çeşitli fikirlere açık olması ve sosyal iletişim araçlarının yaygınlaşması da, politikanın “herkesin ulaşabildiği” bir şeye dönüşmesini sağladı. “Bilinçli seçmenlerin” oyladığı bir hükümetin, yahut referanduma sunulan bir meselenin “akl-ı selim” üreteceği varsayıldı.

Sovyetler Birliği’nin Karl Marx’ın öngördüğü üzere kapitalist devrimini tamamlamadan sosyalist devrime savrulması nasıl ki “toplum” dediğimiz şeyi pasifize etti ve tek adam rejimine yol açtı, hâli hazırda sosyo-ekonomik açıdan pasif pozisyondaki geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet toplumunda demokrasinin akıbeti de benzer oldu.

Aristokrasi, bağımsız ve muktedir tüccar sınıfı, bu sınıfın desteklediği bir entelektüel sınıf olmayınca, demokrasi de aslında tam yola koyulamıyordu.

Tepeden inme yöntem dediğimiz şey biraz bu. Toplumda can alıcı bir Meşrutiyet talebi yoktu. Bilakis bürokrat ve entelektüeller bu talebin toplumda oluşması için, hatta yer yer İslamî terimlerle zenginleştirerek, propaganda yapıyordu. Batılılaşmanın gereğini bizzat dönüşerek yaşayan ordu sınıfı buna ikna olmuştu. Mustafa Kemal ve arkadaşları da bu gelenekten geldiklerinden, 1920’de Meclis’i kurdular. Gelgelelim toplumda bir demokrasi kültürü geliş(e)medi.

Dönemin toplumsal şartlarını düşününce, “en ileri demokratik sistemi” de getirseniz, karşınıza muhtemelen benzer sonuçlar çıkacaktı.

Neden? Çünkü moda tabirle, “toplum buna hazır değil”. Peki, toplum buna hazır değil diye demokrasiden vazgeçecek miyiz?

***

Bu sorunun tam da şu sıralar Batı’da, yani mucitlerinin diyarında bir demokrasi krizinden bahsedildiği sırada sorulması daha da manidar.

Aslına bakarsanız bugünkü duruma bir “kriz” denmesinin sebebi, seçim sonuçlarının istendiği gibi olmamasıyla da ilişkili. Bir depresyon hâli gibi. Ama sonuçları gerçek olabilir. İngiltere’de Avrupa Birliği’nden ayrılıp ayrılmamanın oylandığı referandumda Brexit yani ayrılma taraftarlarının kazanması ve ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesinden bu yana, “demokrasi krizi” derinleşiyor.

Avrupa’da son on yıldaki seçimlerde popülist, otoriter ve hatta faşist partilerin oylarını arttırıyor olması, toplumun tercihleri konusunda birçoklarını dehşete düşürüyor.

Brezilya’nın daha geçen ay açıkça faşist söylemleri olan birini devlet başkanlığına getirmesi, altında yatan toplumsal dinamikler her ne olursa olsun, demokrasi sisteminin gerçekten işleyip işlemediğini sorgulatıyor.

İtalya’da sağ ve sol popülist partilerin AB karşıtlığı, göçmen istemezliği vasatında birleşmesi, hâli hazırda bıçaksırtında olan ekonomiyi, Avrupa’nın bu üçüncü büyük ekonomisini daha da kötü hâle getiriyor.

Azınlıkta kalanlar haklı olarak çoğunluğu elde edenin “her istediğini” yapamaması gerektiğini, bunun için de Anayasa ve yasaların bulunduğunu savunsa da, kutuplaşma yoluyla toplumsal nefreti derinleştiren otokrat liderler zamanla yargıyı da bu kirli siyasetin bir parçası hâline getiriyor.

Medya, pek çok uzman tarafından son yıllarda kutuplaşmanın sebepleri arasında gösteriliyor. Popülist siyasetçiler de bir yandan kendi medyalarını oluşturuyor, diğer yandan “ana akım medyayı” kavgaya dâhil ederek kendi tabanlarındaki güvenilirliğini yok ediyor.

Ama daha derinde problemler de var. Mesela, siyasetçiliğin bir mesleğe dönüşmesi ve siyasetçilerin tek gündeminin bir sonraki seçimde de koltuğu kazanmak olması.

Yahut “bilinçli seçmen” mitinin artık hiç de inandırıcı bulunmaması. Bilgi teknolojilerinin bir hayli gelişmesiyle ortaya çıkan dezenformasyon çağında, kitlelerin kolayca manipüle edilebilmesi de buna dâhil.

Buradaki çıkmazı görüyorsunuz değil mi? Yönetim krizi artık sadece gelişmekte olan ya da üçüncü dünya ülkelerinin problemi değil. Teknolojide bir hayli ileri, köklü demokratik geleneğe sahip ülkelerde de görülüyor. Teknolojik ilerlemenin, ekonomik büyümenin refahı ve dolayısıyla daha fazla demokrasiyi getireceği tezi de, artık sorgulanıyor.

Avrupa’da 1930’larda yükselen faşizmi, Birinci Dünya Savaşı ve ardından gelen 1929 Ekonomik Buhranı’na bağlamak mümkündü. Umutsuz vaziyetteki topluluklar, güçlü faşist liderlere tutundu.

Peki, şimdi ne oluyor?

***

Rivayet odur ki eskiden dünyada yaşayan herkesin dili birdi. Tek bir kavimdi. Adına Babil deniyordu. Kendilerine göğe yükselecek bir kule inşa etmeye ve böylece onu pusula olarak kullanıp hiç ayrılmamaya azmettiler. Ancak tanrılar onların kulelerini “kibirlerinin eseri” olarak gördü ve kuleyi başlarına yıkıp dillerini ayırdı. Böylece birbirlerini anlayamaz hâle gelip dünyanın her tarafına yayıldılar.

Babil Kulesi, o zamandan bu yana kusursuz iletişimin sembolüdür. Herkesin birbirini anladığı bir “dil” alegorisidir.

Toplumlar artık “ortaklıklarını” kaybediyor. Herkes, kendi meşrebince bir hayat tarzı ve semboller dünyası ediniyor. Bunda bir mahsur yok ama o dünyanın dışına çıkmıyor, başkalarıyla karşılaşmak istemiyor. Bu, problem.

Bugün demokrasinin sorunu, siyasî rekabetin kimlikler üzerinden veriliyor olması. ABD’de geçen ayki seçimlerin konusu göçmenlerdi. Avrupa’da Müslüman karşıtlığının yanı sıra Yahudi karşıtlığı da artıyor. Batılı ülkelerde popülist, aşırı sağcı ve faşist hareketler eşcinsellere, çok kültürlülüğü savunanlara, liberallere hatta küreselleşme taraftarlarına “düşman” gözüyle bakmaya başladı.

Bu konuda alarm zillerini çalanlar olduğu kadar, bu sürecin geçici olduğunu düşünenler de var. Ancak bir zamanlar farklı fikirlerin bir araya geldiği ve karşılıklı mücadele ettiği kamusal alan çatırdıyor. Bir devlet çatısı altında yaşayan toplumlar, birbiriyle konuşmak yerine savaşıyor. Yakın gelecekte ortak bir dil tesis edip edemeyecekleri ise şüpheli.

Bu durumun ayrışmalara, iç savaşlara hatta dünya dengelerini değiştirecek ölçekte dönüşümlere yol açacağını, üçüncü bir dünya savaşının kapıda olduğunu söylemek kolaya kaçmak olur biraz. Muhtemelen bu gelgitler arkasında hiç de beklemediğimiz bir manzara bırakacak ve o manzaraya bakıp “Evet, bunun böyle olacağı belliydi,” diyeceğiz.

Özellikle sosyal medya çağında problemlerimizin başında komplo teorilerine kendini kaptırmak, olumsuz ve karamsar tabloyu daha “gerçekçi” bulmak, kolayca saflara ayrılmak ve haber kaynaklarımızı “sevdiğimiz Twitter/Facebook hesaplarına göre” belirlemek var. Haliyle gerçeğe değil, olmasını arzuladığımız dünyaya bakıp duruyoruz. En marjinal görüşte bile yalnız değiliz, bizim gibi düşünen yüzlerce insanı bir tıkla bulabiliyoruz. Bu da kimliklerimize sorgusuz sualsiz yapışmayı getiriyor.

Hâlihazırda olup biten olumlu gelişmeleri, problemleri çözüme kavuşturabilecek küçük ama etkili adımları, “düşman safında” olduğu hâlde gerçekleri söyleyenlerin seslerini ise duymuyoruz.

Demokrasi, aristokratik meşveretten daha karmaşık ve çok katmanlı modern toplumun meselelerini çözebilmek için daha etkili bir yöntem kuşkusuz. Fakat bugünün dünyasında asgari meşveret şartları bile yerine getirilemiyor. Doğrudan “elitler” arasında bir ayrışma ve saflaşma gözleniyor.

Bu türlü süreçlerde geçmişte toplulukların sorunu çözemeyen elitleri saf dışı bırakıp yerine yenilerini getirmek suretiyle farklı çözüm önerilerini dayattıklarına rastlandı. Diğer alternatif bunun bir çatışmaya dönüşmesi ve ya sulh ya da ayrışma şeklinde sonuçlanması.

Demokrasinin yeni açılımlara gebe olduğu ve ezberleri bozmaya hazır olmak gerektiği ise bugünden bakınca elimizdeki tek kesinlik.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin