Cehalet, zaruret, ihtilaf ve istibdat: Libya örneği

İtalyanların 1911’de Trablusgarp’a saldırmasıyla Enver, Fethi ve Mustafa Kemal Beylerin iştirak ettiği muharebelerde en önemli dayanakları Senusiler oldu.

Yorum | Dr. Yüksel Nizamoğlu

Bediüzzaman bundan yüz yıl önce İslam dünyasının yaşadığı problemlerin sebeplerini “cehalet, zaruret ve ihtilaf” olarak tespit etmişti.

O dönemin Müslüman topluluklarına bakıldığında eğitim imkânlarından mahrum oldukları ve henüz eğitimin önemini kavramadıkları görülüyordu. Maddi imkânsızlıklar eğitimin önünde önemli bir engel teşkil ediyor ve Müslüman halk açılan okullara rağbet etmiyordu.

İkinci problem ise halkın “zaruret” içinde yaşaması yani fakirliğiydi. Yönetici kesim lüks bir hayat yaşasa da halk ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor ve temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyordu.

Müslümanların sıkıntılarını artıran diğer faktör toplumun “ihtilaf” içinde bulunmalarıydı. “Menfi milliyetçilik”, “particilik”, “aşiretçilik ve kabilecilik” gibi nedenler ihtilafları körüklüyordu. Müslümanlar birbirlerini kolayca “tekfir etmekte” ve bu durum çatışmaları artırmaktaydı.

Bediüzzaman’ın bu tespitleri birçok yerde olduğu gibi yüz yıl önceki Libya için de geçerliydi. Asıl ilginç olansa bu tespitlerin üzerinden bu kadar zaman geçse de Libya örneğinde görüldüğü gibi Müslüman toplumların problemlerinin azalmak yerine artarak devam etmesidir.

Osmanlı Döneminde Libya

Kanuni zamanında 1551’de Osmanlı topraklarına katılan Libya toprakları başlangıçta “Trablusgarp” adıyla Tunus ve Cezayir’le birlikte “Garp Ocakları” olarak yönetildi. Trablusgarp’ta hâkim unsur Anadolu’dan gelen Türkler, yeniçeriler ve onların soyundan gelen “Kuloğulları” idi.

Daha sonra merkezden gönderilen beylerbeyiler tarafından idare edilen Trablusgarp’ta yönetim 17. Yüzyılda “dayıların”, 18. Yüzyılda da Karamanlı ailesinin eline geçti. 19. Yüzyılda ise Osmanlı egemenliği yeniden kuruldu. 1830’da Fransızların Cezayir’e saldırarak Kuzey Afrika’ya yayılma sürecini başlatmasıyla Trablusgarp daha da önem kazandı.

1864 Vilayet Nizamnamesiyle Trablusgarp yeniden teşkilatlandırıldı. Bugünkü Libya, 19. Yüzyıl başında Trablusgarp vilayeti ve Bingazi sancağı olarak Osmanlı toprağı idi. Ancak bölge İstanbul’a uzaklığının yanında Cezayir’den sonra Mısır ve Tunus’un da işgale uğramasıyla savunulması çok zor bir yer olmuştu.

Trablusgarp Osmanlı döneminde çoğu zaman “gözlerden ve gönüllerden uzaktı” ve ancak bir sürgün yeri olan Fizan kasabasıyla hafızalarda yer etmekteydi.

Senusiler

Libya coğrafyasının en önemli figürlerinden birisi 19. Yüzyılda ortaya çıkan ve Libya devletinin kuruluşunda etkili olan Senusi tarikatıdır. Asr-ı Saadet’e geri dönülmesini, dinde sadeliği ve hurafelerden vazgeçilmesini savunan Senusilik, Trablusgarp başta olmak üzere Mısır, Sudan, Cezayir gibi yerlerde yayıldı. Senusi şeyhleri de halk tarafından “devrin Mehdi’si” olarak algılandı.

Senusiliğin kurucuları Peygamberimizin torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelmekte ve Batı yayılmacılığına karşı Müslümanların birleşmeleri gerektiğini savunmaktaydılar. Önemli bir idealleri de Afrika’da Müslümanlığın yayılmasıydı. Nitekim çalışmalarıyla Güney ve Batı Afrika’da milyonlarca Afrikalının Müslüman olmasını sağladılar.

Senusiler halkı örgütleyerek Fransız yayılmacılığını engellemeye çalıştılar. 20. Yüzyıl başında Senusilerin başına geçen Seyyid Ahmed es-Senusi de benzer politikaları devam ettirdi. İtalyanların 1911’de Trablusgarp’a saldırmasıyla Enver, Fethi ve Mustafa Kemal Beylerin iştirak ettiği muharebelerde en önemli dayanakları Senusiler oldu. Ancak Balkanlardaki gelişmeler nedeniyle Osmanlı Devleti Trablusgarp’ın bir İtalyan toprağı olduğunu onayladı.

İtalyan İşgali ve Kral İdris

Senusiler Osmanlı birliklerinin ayrılması sonrasında da direnişi devam ettirdiler. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda da Trablusgarp’ta Senusilerle birlikte savaştı. Bu cephede Şehzade Osman Fuat Efendi kumandasındaki birlikler Mondros Ateşkesi’ne kadar mücadeleye devam ettiler.

İtalyanlara mağlup olan Seyyid Ahmed es-Senusi İstanbul’a gitti ve sonra da Milli Mücadele’nin manevi sembollerinden birisi olarak M. Kemal Paşa’ya destek verdi.

Bu sırada İtalyanlara karşı mücadelenin önderliğini Ömer Muhtar üstlendi. 1931’de İtalyanlar Ömer Muhtar’ı idam ettiler ve İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Libya’nın hâkimi oldular.

Bölge, savaş sonunda İngiliz egemenliğine geçti. 1951’de de Seyyid İdris es-Senusi liderliğinde Libya devletinin bağımsızlığı tanındı. İdris kral olduğunda 150.000 kadar mensubu bulunan Senusi tarikatının lideri durumundaydı. Böylece Senusi tarikatı doğrudan devlet yönetimini üstleniyordu.

Batı devletlerinin desteğini alan İdris, zengin eşraf ve kendisini destekleyen kabile reisleriyle ittifak halinde ülkeyi yönetti. Ancak izlediği politikalar günden güne genç subaylar ve orta sınıfın hoşnutsuzluğunu artırdı.

Kaddafi’nin Libya’sı: Teröre Destek Veren Ülke

Libya’nın kırılma noktası ise 1959’da petrolün bulunması oldu. Petrol sayesinde kişi başına düşen milli gelir 1.500 doları aştıysa da halkla yöneticiler arasında büyük bir uçurum oluştu. Kral ve diğer yöneticiler hakkında birçok yolsuzluk iddiaları ortaya çıkınca İdris’in otoritesi zayıfladı.     “Asr-ı Saadet’e dönme iddiasıyla ortaya çıkan” Senusilerin lideri servete teslim olmuş ve Bediüzzaman’ın “… Dünyaca en büyük makamı işgal eden Hıristiyan havasları, tam dindar olabilirler… Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar…” sözü bir kez daha doğrulanmıştı.

1969 yılında Türkiye’ye bir seyahate çıkan Kral İdris, başında Albay Muammer Kaddafi’nin bulunduğu genç subaylar cuntası tarafından devrildi. Kaddafi, yönetimi ele geçirdikten sonra daha otoriter bir yönetim kurdu. Bir taraftan Arap milliyetçiliğine destek verirken diğer taraftan sosyalist düşünceyi savunuyor, aynı zamanda İslam’ı referans aldığını iddia ediyordu.

2011’e kadar devam eden Kaddafi diktatörlüğünde Libya çok farklı süreçler yaşadı. Kaddafi “Arap birliği” ideali doğrultusunda Mısır ve Suriye ile birleşme hayalleri kurarken ideolojisini de “Yeşil Kitap” adlı eserde açıkladı. Gerçekte ise ülkede her şey “Tek Adam” Kaddafi’nin kontrolüne alınmakta, muhalefet ortadan kaldırılmakta, “katı devletçi” bir politika izlenmekteydi. Olan yine halka olmakta, petrolden gelen para Kaddafi ailesi tarafından kontrol edilirken halkın perişanlığı devam etmekteydi.

Diğer taraftan Kaddafi’nin Kara Eylül ve Ebu Nidal gibi terör örgütlerini desteklediği ve bu örgütlerin organize ettiği terör faaliyetlerinin arkasında olduğu iddialar, Libya’nın “teröre destek veren ülkeler” arasına girmesine yol açtı.

Bu durum Birleşmiş Milletler tarafından Libya’ya gittikçe ağırlaşan ve 1992’den 2004’e kadar devam eden yaptırımlar uygulanmasına neden oldu. Böylece kendisini “Arap ve İslam dünyasının lideri”  olarak gören Kaddafi’nin izlediği yanlış politikaların bedelini Libya halkı ağır bir şekilde ödemek zorunda kaldı.

1990’da yapılan bir araştırmaya göre Libya halkının % 51’i Arapların geri kalma nedeni olarak “emperyalizm ve Arap birliğinin olmayışı” olarak görmekte, ankete katılanların sadece % 7’si sorunların “yönetimden kaynaklandığını” düşünmekteydi. Bu durum İslam dünyasının birçok yerinde olduğu gibi Libya halkının da hatayı Kaddafi yönetimi gibi baskıcı rejimlerde aramak yerine suçlu olarak “üst aklı” gördüğünü ortaya koyması yönüyle ilginçtir.

İstibdat ve Demokratik Kültür

Tunus’ta başlayan Arap Baharı Libya’yı da etkiledi ve “hiç bitmez gibi gözüken” Kaddafi rejiminin sonunu getirdi. 2011’de Fransa’nın öncülüğünde ve NATO’nun organizesiyle Libya’ya bir askeri harekât düzenlenerek Kaddafi rejimi yıkıldı. Bir zamanların “kudretli adamı” Muammer Kaddafi de muhalifler tarafından linç edildi.

Kaddafi rejiminin yıkılışının üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen Libya henüz istikrara kavuşmadı. İç karışıklıklar sona erdirilemediği gibi ülke bölünmenin de eşiğinde bulunuyor.

Kaddafi rejiminin partilere izin vermemesi ve siyasi faaliyetlerin yasaklanması, Libya halkında demokratik kültürün gelişmesinin önündeki en büyük engel olduğu gibi eğitim seviyesinin düşüklüğü, halkın fakirliği ve kabile fanatikliği siyasi birliğin önündeki diğer engeller olarak gözüküyor.

Kral İdris döneminde ortaya çıkan ve Kaddafi döneminde iyice artan “istibdat” halkın yönetime katılma kabiliyetini tamamen körelttiğinden Libya’nın yeniden birliğini sağlaması çok zor gözüküyor.

İslam Dünyasının diğer ülkelerinde de görüldüğü gibi tek adam rejimleri halkı kutuplaştırarak aralarındaki bağları yok ediyor.

En acı olan da Müslüman ülkelerin “cehalet, fakirlik ve ihtilaf” girdabından kurtulamadıkları gibi birçoğunun hala istibdat rejimlerini kutsayarak ülkelerinin gelişmesini “Tek adam” rejimlerinde aramaları değil mi?

Kaynakça: S. V. Toprak, “Osmanlı Yönetiminde Kuzey Afrika: Garp Ocakları”, Türkiyat Mecmuası, 2012, S. 22; T. Turan, E. Tüylü Turan, “Libya’nın Tarihi Gelişimi İçinde Senusilik, Türk-Senusi ve Türkiye-Libya İlişkileri”, USAD, S. 19; 2011; G. Doğan, B. Durgun; “Arap Baharı ve Libya: Tarihsel Süreç ve Demokratikleşme Kavramı Çerçevesinde Bir Değerlendirme”, SDÜ SBE Dergisi, 2012, S. 15.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin