Brezilya dizisinde bölüm sonu: Michel Temer de tutuklandı

DÜNYADA NELER OLUYOR? | YAVUZ ALTUN

2000’lerin başında ekonomik anlamda yükseliş trendine giren ülkelerden biri de Brezilya’ydı. 2003’te başkanlığa seçilen Luiz Inácio Lula da Silva, ülke tarihinin gördüğü en popüler siyasetçilerden biriydi. Türkiye gibi geçmişinde askerî darbeler bulunan Brezilya’da, gençliğinde darbelere karşı mücadele etmiş Lula’nın hem de İşçi Partisi’nden gelerek başkan seçilmesi, heyecan uyandırmıştı.

Bu arada dünyada sıcak paranın dolaşımı artmış, özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri neredeyse çağ atlamıştı. Brezilya’nın bir artısı da, petrol gelirleriydi. Yine aynı dönemde petrol fiyatlarının yükselmesi, Lula’nın sosyal devlet politikalarına da alan açacaktı. İşçi Partisi’nin popülerliği uzun süre devam etti. 2011’de Lula görevi yoldaşı ve özel kalemi Dilma Rousseff’e bıraktı.

Rousseff, 1964’te darbeyle iktidara gelen cunta iktidarına karşı silahlı gerilla mücadelesine girişmiş, 1970’le 72 arasında hapis yatmış, işkence görmüştü. Bir gerillanın sivil siyasette başkanlığa yükselişi, Latin Amerika için rüya gibi bir hikâyeydi. Castro ve Guevara’nın Küba’da silahlı mücadeleyle başardıklarını, Brezilya’da seçimle elde etmişlerdi. (Elbette Rousseff bir anda buraya gelmedi, ülkede iktidarlar sık sık el değiştirdi ve bu esnada, mesela 80’lerde devlet kadrolarında yer aldı.)

Önce ülke ekonomisi bozuldu. Sokak gösterileri başladı. 2014’teki Dünya Kupası’nı hatırlarsınız. Kötü giden ekonomi şartlarında böyle maliyetli bir turnuvanın Brezilya’da düzenlenmesine çok sayıda insan karşı çıktı. Tam bu esnada Rousseff’in Petrobras skandalı denen ve petrol şirketiyle politikacılar arasındaki bir yolsuzluk çarkını ortaya çıkaran soruşturmayla ilişkileri ortaya saçıldı.

2015’te Brezilya halkı sokaklardaydı. Hem hayat pahalılığına hem de yolsuzluğa karşı çıkıyorlardı. Ülke genelinde İşçi Partisi’nin popülerliği düştükçe, Rousseff’in koltuğunu isteyenlerin de iştahı kabarmaya başladı. Tam o sırada Brezilya Senatosu Meclis’ten gelen görevden azledilme kararını dinleme kararı aldı ve Rousseff’in de katıldığı oturumlar neticesinde onu koltuktan indirmeye karar verdi.

Rousseff’in merkez sağcı iktidar ortağı ve Başkan Yardımcısı Michel Temer, Brezilya’nın 37. Başkanı olacaktı. Bu dönem, Brezilya siyasetinde, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Soğuk Savaş’tan kalma sağ-sol ayrımının ne kadar keskin olduğunu gösterdi. Rousseff’i sadece “suçlu” olduğu için değil, biraz da “solcu” olduğu için görevden azletmek istemişti Senato’daki “sağcılar”. İşçi Partisi bunun bir darbe olduğunu söyleyedursun, politikanın çarkları işledi ve Temer, geçiş hükümetiyle birlikte yönetimi devraldı.

Fazla uzatmayalım, merkez siyasetin topyekûn çöküşü, Brezilya’da bugün aşırı sağcı Jair Bolsonaro gibi bir adamın çoğunluk oyla başkan seçilmesini sağladı. 21 Mart sabahı Michel Temer’in Sao Paulo’daki evine polisler baskın yaptı ve büyüdükçe büyüyen Petrobras skandalının bir parçası olarak tutuklandı.


Son toprağını da kaybeden IŞİD’in ardından…

Sanki on yıllardır hayatımızın bir parçası gibi görünen IŞİD vahşeti, aslında 2014’te duyulmaya başlamıştı. Suriye’deki otorite boşluğundan faydalanan bir grup terörist, “işleri büyütüp devlet kurmaya” karar verdi. Püriten ve bâtıllardan arındırılmış bir İslam anlayışı olduğunu savunuyordu. Suriye ve Irak’ta alan hâkimiyeti savaşı yaparken, dünyanın geri kalanında da terör eylemleriyle taraftar toplamaya çabalıyordu.

Terör örgütleri literatürüne çeşitli katkıları oldu IŞİD’in. Bunlardan biri, “bir lejyoner ordusu” kurmasıydı. Dünyanın dört bir tarafından, hatta Batı’dan bile, taraftar toplayan IŞİD, bu karma kuvvetlerle Suriye’de “cihat” peşindeydi. Daha önceki “cihatlara” da çeşitli ülkelerden katılım olmuştu ama genelde lokal ya da bölgesel bir olguydu bu.

Bu süreçte fark ettiyseniz, IŞİD’in İslam’la ilgili radikal fikirlerini El-Kaide’nin görüşlerinden daha fazla konuştuk. Bunun iki sebebi var: Biri propaganda araçlarını çok daha etkin kullanmasıydı. Bilhassa sosyal medyada iyi örgütlenildiğinde, en radikal fikirlerin bile alıcısının çıkabileceğini göstermiş oldu. İkincisi de, El-Kaide’ye kıyasla İslam referansını – maalesef – çok daha belirgin şekilde dile getirmesiydi.

Biraz da bu sebeple, IŞİD’den bahsederken sadece Batı’nın Ortadoğu’ya getirdiği şiddet sarmalından dem vurmak tek taraflı bir okuma. IŞİD, bir bakıma El-Kaide ve türevlerinin de membaı olan, Müslümanlar arasındaki bir kanadın – maalesef – yaşanan zulümleri bahane ederek teröre cevaz vermesinin net bir sonucuydu. El-Kaide’ye karşı gerekli tepkinin verilmemesi, daha gelişkin bir terör örgütünün varlığını mümkün kıldı.

Suriye’de kontrol ettiği son toprak parçasını da kaybeden örgütten “bitmiş” gibi bahsettik ama aslında IŞİD bitmiş değil. Uzmanlar bu süreçte IŞİD militanlarının “uyuyan hücrelere” dönüşeceğini ve bunun da uzun vadede en büyük tehlike olduğunu söylüyor. Sadece Suriye ve Irak’ta değil üstelik; Türkiye, Ürdün ve Körfez ülkeleri gibi komşu mahallerde de.

Çeşitli gözlem grupları, IŞİD’lilerin, özellikle de ailesiyle birlikte “Halifelik”te yaşayanların, mülteci kamplarına akın etmeye başladıklarını duyuruyor. İstihbarat örgütleri de elbette bu hareketleri takip ediyordur fakat asıl problem, bu insanların ne olacağı. Beş yıldır haber bültenlerinin bir numaralı konusu olan IŞİD vahşetinden sonra, bu insanların “topluma kazandırılmalarını” dünyanın geri kalanı ister mi?

Peki, yeni IŞİD’lerin çıkmasını nasıl önleyeceğiz? Araştırmalar, IŞİD’e en yoğun katılım sebeplerinin toplumdan dışlanmışlık, yoksulluk sarmalı, madde bağımlılığı ve psikolojik rahatsızlıklar olduğunu ortaya koydu. IŞİD’in İslam’daki ihtida kavramına bulanmış “yeni hayat” söylemi, bu insanları kendine çekiyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde kendi devletlerinden baskı gören gruplar da, IŞİD’e sempatik yaklaşıyor. Yani eğer bataklığı kurutmak istenirse, çözümün de buralarda aranması gerektiği açık.

Son olarak IŞİD’le mücadelede dünyanın takdirini kazanan Suriye’deki Kürt silahlı gruplar, bunu iyi bir diplomasiyle birleştirip otonomi elde etmeye yakın. Ancak bu mesele, Rusya, Türkiye ve İran arasındaki koalisyonun açmazlarından biri.


Matteo Salvini

Marco Polo yine yollarda: Çin’in İpek Yolu projesine İtalya da katıldı

Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ta ABD’ye karşı stratejisi, dünya ülkelerine bir alternatif sunabilmek üzerine kuruluydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya meselelerindeki etkisini arttıran Washington’a karşı Moskova, dünya ülkelerine doğrudan maddi yatırımlar ve finansal destek sağlamaya girişti. Bu nüfuz kavgası, üçüncü dünya ülkelerindeki politik seyri doğrudan etkilemenin yanı sıra, Avrupa’nın kaderinde de bir hayli pay sahibiydi.

Soğuk Savaş’ın sona erişini ve Sovyetler’in çözülüşünü nasıl Berlin Duvarı’nın yıkılışı önden “müjdelediyse”, 1990’lardan bugüne Avrupa dış politikasının temellerini de ABD’nin yönelimleri belirledi.

Bugün benzer bir nüfuz mücadelesi yine ABD ile Çin arasında yaşanıyor. Pekin yönetimi 2013’te sağlam bir adım atarak, bir zamanlar İpek Yolu olarak adlandırılan ticaret rotasının kapsadığı ülkelerle ticarî işbirliği projesini dünyaya duyurdu. Bu projeye dâhil edilen sektörler arasında demiryolu ve altyapı inşası, otomotiv, enerji ve demir-çelik bulunuyor. Şimdiden 60’ın üzerinde ülkeyle anlaşma imzalayan Çin yönetimi, bu projeyle birden fazla kuş vurma derdinde.

Proje orta vadede 900 milyar dolarlık bir ticaret hacmini yakalamayı hedefliyor. Bunun yanı sıra Çin bankaları 68 ülkeye altyapı yatırımı için 8 trilyon dolara yakın borç vermeyi vaat ediyor. Şimdiden Afrika ve Orta Asya’da 1 trilyon dolara yakın altyapı projesi başlatılmış durumda.

Bu, yalnızca bir nüfuz mücadelesi değil. Yoğun bir üretim sürecine giren Çin’in öncelikli amacı bu ürünleri satacak pazarlar oluşturmak. İpek Yolu üzerindeki ülkeler genelde yoksul durumda olduğu için, bu ülkeleri maddi destekle kalkındırmak ve uzun vadede Çin’in sürekli müşterisi hâline getirmek istiyor. Buna da “alternatif küreselleşme” diyor.

Çinli yetkililer bunun “herkese kazandıracak bir ticaret hamlesi” olduğu konusunda ısrarcı. Özellikle dış politika çağrışımlarından kaçınıyorlar. “Köprüler kurma” şeklinde tanımlıyorlar.

Ancak bu ticaretten en çok Çin’in kazançlı çıkacağı aşikâr. Sovyetler Birliği’nin hatalarından ders alarak, ideolojiyi değil ekonomiyi önceleyen bir model kurabilir ve kendi kalkınma hedeflerini ortaya koyabilir. Bunun yanı sıra, teknoloji ve bilgi üretimi konularında uzun vadede paha biçilmez bir birikim kazanabilir. Bu arada iç çalkantılar ve dış politik gerilimler yaşamaz, bu süreci nesiller boyu işletebilirse, dünya sahnesindeki yerini de sağlamlaştırabilir. Bazı uzmanlar, Çin’in ekonomik olarak bazı Afrika ve Asya ülkelerini tamamen kendine bağımlı kılabileceğini de dile getiriyor.

Çin’in bu hamlesinin başta Japonya ve Hindistan olmak üzere bölgesel nüfuz peşindeki ülkelerin tepkisini çektiğini de not düşmek gerekir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e neredeyse ticarî savaş ilân etmesinin yanı sıra, bazı Avrupa ülkeleri de bu hamlenin gelecekte çıkarlarına olumsuz etkileri olacağını düşünüyor.

Batı bloğunda çatlaklar da var. İtalya, geçen Cumartesi günü bizzat Çin lideri Xi Jinping’in katılımıyla İpek Yolu projesine bizzat partner oldu. Ekonomik problemler yaşayan İtalya için, bu iyi bir fırsat gibi görünse de, politik çıkarımları elbette daha farklı. Gözlemciler, bunu ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisine yönelik bir tepki olarak görüyor. Bilhassa Trump’ın seçilmesinden sonra, Avrupa ülkeleri “kendi başlarının çaresine bakma” peşindeydi.

Yine de İtalya’da iktidar koalisyonu Çin’le partnerlik konusunda aynı düşüncelere sahip değil. Popülist sağ parti lideri Matteo Salvini anlaşma üzerine Twitter’da, Çin’in “serbest piyasa” kavramını karşılamadığının altını çizerken, “İtalya’nın çıkarınaysa, desteklerim” diyerek açık kapı bıraktı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin