Bağımsız dış politika zokası

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Ülkelerin dış politikalarını insanlar yapar. Güvenlik politikalarını da öyle! Dış politika, dünyada olup bitenlere yanıt (reaksiyoner) ve kendi çıkarlarınızı gerçekleştirme yönünde atılan adımlar (aksiyoner) olmak üzere iki ana alana ayrılır. Güvenlik politikaları, devletin iç ve dış güvenliğinin sağlanmasına yönelik politikaların tümünü kapsar. Devletlerin en başta gelen güvenlik meselesi, varlıklarının devamıdır ve bunu sağlamak tüm devletlerin birincil hedefidir.

Dış politika ve güvenlik politikası daima birbirleri ile etkileşim halindedir. Birincisi ikincisini sağlamaya yönelik bir enstrümandır. Bu durum dış politika yapımında çok önemli bir sınır belirler. Bu sınır, devletin güvenliğinin esas alınmasıdır. Diğer tüm dış politika mevzuları değişim gösterebilir. Ancak hiçbir sağlıklı dış politika, devletin güvenliğini tehlikeye atamaz. Eğer dış politikanın neticesinde devletin güvenliği riske giriyorsa o dış politika başarısızdır. Bu bahsettiğim dış politika ve güvenlik politikası korelasyonu, ideolojilerden ve rejimlerden bağımsız, rasyonel siyaset davranışı olarak nitelenir.

Hâlihazırda Türkiye tehlike altındadır

Rejiminden veya ekonomik sorunlarından bağımsız olarak, dış politika tercihlerinin güvenliğini riske atması durumundan bahsediyorum. Kendisine dürüst konunun uzmanı her akademisyen bugünkü dış politika tercihlerinin Türkiye için majör güvenlik sorunları yarattığını itiraf edecektir. Bu yazıda son yıllarda Türkiye’de giderek artan varoluşsal risk faktörü ve dış politika ilişkisi üzerinde duracağım. Tahmin edileceği üzere S-400 silah sistemlerinin Türkiye’ye nakledilmeye başlanması ile beraber, ABD ile yolların artık geri dönülmesi imkânsıza yakın şekilde ayrılması, bu yazının ana konularından biri. Diğer mesele de doğu Akdeniz’de alevlenen “münhasır ekonomik bölge” meselesi ve fosil enerji yatakları sorunu. Bu iki mesele de Türkiye’nin ana dış politika yönelimleriyle doğrudan bağlantılı ve derinlemesine bir değerlendirmeyi gerektiren sorunlar.

S-400’lerin alımı salt silah envanterine katılacak yeni bir sistem olarak ele alınabilecek teknik bir sorun olmanın çok ötesinde, dış politika yönelimiyle alakalı bir tercih. Türkiye’nin NATO’da bir yabancılaşma, hatta bir fiili kopuş sürecinde olduğu bir sır değil. 15 Temmuz askeri darbe girişiminin ardından ABD’nin ve diğer bazı Batılı müttefiklerin bu darbe girişimi ile ilişkilendirilmesi, hatta Washington’ın darbenin esas planlayıcısı ilan edilmesi, ilişkilerdeki kopuşun algısal düzeyde gerçekleştiğini gösteriyor. Ankara’da iktidarda olanlar ABD’den hiç hazzetmiyor, dahası ona hiç güvenmiyor. Türkiye’yi yönetenlerin seçici-kişisel algı evreninde ABD ve NATO Türkiye’nin müttefiki değil, bilakis düşmanı konumunda bulunuyor. 1990’lardaki Çekiç Güç’ten itibaren – her ne kadar Türkiye bu mekanizmanın içerisinde de olsa – ABD’nin Irak’ta Kürtleri desteklemesi ve koruması, Ankara’daki güvenlik elitlerini tedirgin etti ve ABD’ye güvenmemeye yönelik bir tutuma yol açtı. Diğer taraftan Suriye’de ABD’nin IŞİD’le mücadelede Ankara’dan beklediği desteği alamaması, onu Suriye Kürtleri ile ittifaka mecbur etti. Seküler Kürtlerin İslamcı-cihatçı fanatik unsurlara karşı doğan bir düşman konumunda olması, bu taktik-stratejik ittifakın değerler düzleminde de uyumunu sağladı. Ankara ise bunun tam tersine, 2000’lere kadar koruduğu seküler devlet ve güvenilir ortak olma özelliğini özellikle 2016’dan sonra neredeyse tümüyle yitirdi. Sahada Sünnici-İslamcı grupları kendisine yakın algıladı, Ek Kaide türevi El-Nusra türü yapıları açıktan, IŞİD gibi yapıları örtülü biçimde destekledi. Esad’a karşı savaşan her grubu ne istediklerine bakmaksızın kendine yakın gördü. Bu grupların radikal İslamcı dünya görüşünü sorun etmeden, topraklarını geçiş güzergâhı olarak kullandırdı. El Nusra ve IŞİD’e yurtdışından cihatçı katılımının çok büyük bir bölümü Türkiye üzerinden gerçekleşti. Dolayısıyla ABD-NATO ile Türkiye arasında Suriye algısı ve bunun yansıması olan fiili politikalar konusunda derin bir kopuş gerçekleşti. Ankara, ABD’nin Suriye’deki ortağı Kürtleri başlangıçta yanına çekmeye çalıştı. Ancak Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile Suriye Kürtleri arasında olan ideolojik farklılık, Kürtlerle IŞİD arasındaki faklılığa yakındı. Zaten fiiliyatta da IŞİD-ÖSO-El-Nusra arasında sürekli bir militan sirkülâsyonu mevcuttu. Yani Suriye Kürtlerinin bu grupların mantalitesinde olan hareketlerle ortaklık içine girmeleri intihar olacaktı. Dolayısıyla Suriye Kürtleri sahada bu cihatçı fanatiklerle flört halinde olan Ankara ile aralarına mesafe koydular. Bu mesafeye karşın Suriye Kürtleri ile Ankara adasında diplomatik ve istihbari iletişim devam etti. Bu durumu değiştiren olay, 15 Temmuz darbe girişimi oldu.

Batı’dan koptuk

Türkiye 15 Temmuz sonrasında ana hatlarıyla ifade etmek gerekirse Batı’dan koptu ve Rusya yörüngesine girdi. İdeolojik nedenler ve Türkiye iç politikasında etkin olan bazı odakların tercihleri gibi noktaları bir tarafa bırakacak olursak, bu politika dönüşümünün en başta gelen sebepleri: a- ABD’nin Suriye Kürtlerine silah ve mühimmat sağlaması, onları koruyup kollaması, b- Rusya’nın Fırat’ın Batısı’na tümüyle hâkim olması ve Ankara’daki güvenlik elitlerinin Moskova’yı Suriye Kürtleri konusunda ikna etme zorunluluğu, c- ABD’nin 15 Temmuz’un arkasında olduğu algısının Türkiye’de genel kabul görüyor olması, d- Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası hukuk devletinin rafa kaldırıldığı bir dönem yaşaması ve Batılı standartlardan kopmasıdır. Esasında bu saydığım gerekçelerin her biri Ankara’nın yaptığı hataların sonucudur. Eğer baştan itibaren Ankara sahada IŞİD ve Suriye’nin geleceği konusunda ABD ile koordineli hareket etmiş olsaydı, Suriye Kürtleri konusunda evhama kapılmayıp, hem içeride Çözüm Sürecine devam edebilip, hem de Suriye Kürtleri ile sağlıklı bir diyalog kurabilseydi, güvenliği bakımından çok daha olumlu hareket etmiş olacaktı. Dahası, Rusya’nın Suriye’deki varlık nedenini orta ve uzun vade çıkarları bakımından analiz edebilmiş olsaydı, bunun kendi güvenliği üzerinde nasıl bir majör olumsuzluk oluşturacağını görmüş olurdu. Bunun haricinde, 15 Temmuz girişiminin arkasında ABD’nin olduğu gibi kanıta dayanmayan, manipülatif ve yapay bir gerekçe üzerinde ısrarcı olmasaydı, hukuk devletini ortadan kaldırmayıp Batılı insan hakları standartlarından kopmasaydı, hem içeride hem de dışarıda daha güçlü bir aktör konumunda olacaktı. Dolayısıyla bu bahsettiğim dış politika dönüşümü gerçekleşmeyecek, Türkiye’nin ana yönelimi sabit kalacaktı.

Türkiye’nin Suriye’de sahada desteklediği hiçbir grup, Türkiye güvenliğine katkıda bulunmadı. Katkıyı bırakın, altını oydu! El Nusra ve ÖSO, IŞİD gibi aktörler, Türkiye’nin Suriye politikasının oturduğu çürük zemindi. Doğrusu baştan itibaren bu gruplara desteği sağlamamaktı. Türkiye sınırlarını kontrol edebilir, cihatçı akışını kesebilir, katil cihatçı fanatiklere sağlık hizmeti vermeyebilir, onlarla petrol alışverişi yapmamak suretiyle gelirlerine darbe vurabilir, kendi vatandaşlarının bu örgütlere katılımına müsamaha göstermeyebilirdi. Onlarla istihbarat paylaşmayabilir, onları kendi amaçları için bir enstrüman olarak kullanmaya son verebilir, kendi sınırlarının güvenliğini sağlamayı, Suriye’de maceradan maceraya yelken açmaya tercih edebilirdi. Maalesef bunların hiç birini yapmadı. Yanlış tercihlerde bulundu, bu tercihlerinde iç siyasi beklentilerle hareket etti.

Doğu Akdeniz’de statüko karşıtı, istikrarsızlıklara gebe, kendi içerisinde bütünlük arz edemeyen, demokrasiden ve insan haklarından kopmuş, açıktan NATO’ya meydan okuyan bir devlet olan Rusya ile yakın ittifak kurmuş bir ülke haline geldi Türkiye. Bu Türkiye’yi çok kırılgan hale getiriyor. Kıbrıs ve Ege’de kendi pozisyonlarını maksimize edeceğim diye güç kullanma eğilimine giren Ankara, sonunda Kıbrıs Rum Kesimi’nin ABD ve AB’den yeknesak destek görmesine de sebep olarak kendi ayağına ateş etmiş oldu. 1974’ten beri Kıbrıs’a askeri-stratejik Saiklerle yaklaşan ve bunu insani gerekçelerle ve garantör devlet olma vasfıyla gizlemeye çalışan Ankara, 2002’de Denktaş’ın Annan Planı’nı su kaynaklarını bahane ederek reddetmesinden sonra sürekli güç kaybederek öncelikle Rum Kesimi’nin meşru devlet olarak AB’ye katılımına engel olamadı, sonrasında ise kendi AB sürecini akamete uğrattı. Bu durumu 2004 referandumunda telafi etmeye çalıştıysa da, Rum tarafı elindeki avantajı kullanarak, Türklerin evet demesine karşın referandumda hayır dedi, iki kesimin bütünleşmesine karşı oy vermiş olmasına karşın AB’ye katıldı. Bu konuda AB her ne kadar sütten çıkmış ak kaşık olmasa da, pazarlık masasında birinci Annan Planı’na onay vermeyen Denktaş’ın ve onun arkasındaki ulusalcı kesimin Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini esir aldığı bir vakıadır. Özetleyecek olursak, Türkiye Kıbrıs’taki işgalci konumunu bitirecek, Kıbrıs’ın bütünlüğünü sağlayacak ve Kıbrıs’la beraber AB’ye girebilecekken, elindeki bu fırsatı kaçırmış oldu. Bugün Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası hukuka göre tek temsilcisi Rum Yönetimi’dir. Türkiye dışında kimse KKTC’yi tanımıyor. Dolayısıyla AB, ABD ve diğer bölgesel devletlerle uluslararası firmalar Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kendi münhasır ekonomik sahası olarak parsellere ayırdığı sulardan doğalgaz çıkarma planları yapıyor. Türkiye ise tek başına bu uluslararası topluma ve onun uluslararası hukukuna karşı durmaya çalışıyor. Kıbrıs civarında sular ısınırken, Ankara S-400’leri ve Rus ittifakını işte bu denklem içerisinde iç kamuoyuna meşru göstermek gayretinde. Kıbrıs “milli” ilan edilen bir konu olduğu için, tümüyle ulusalcı-milliyetçi devlet unsurlarının tekelinde. Kıbrıs konusunda hâlihazırda alternatif yaklaşımlar ve açılımlarda bulunmak, 2000’lerin başındaki AB sürecine nazaran çok daha zor, hatta imkânsız gibi.

Bu bağlamda Türkiye dört tehlikeyle karşı karşıyadır. 1- S-400 meselesinden dolayı ABD tarafından yaptırımlara maruz kalmak. 2- Kıbrıs konusundaki tutumundan dolayı AB yaptırımlarına maruz kalmak. 3- Bu yaptırımlardan sonra dış politikada, güvenlik mevzularında ve ekonomik konularda Rusya ile çok daha fazla yakınlaşmak. 4- Bunun yaratacağı merkezkaç etkisiyle beraber, içeride Batılı norm ve değerlerden daha da fazla kopmak.

Görüleceği üzere, dış politika stratejisinin hesapsız kitapsız yapılması, Türkiye için ciddi, hatta varoluşsal tehlikeler doğurdu, doğurmakta. Mesele salt Ruslardan bir silah sistemi almakla veya doğu Akdeniz’de Türkiye’nin menfaatlerini korumakla alakalı değil. Elbette Türkiye iç kamuoyu bu gerekçeleri satın alabilir, nitekim alıyor da. Çünkü bu yazıda konu edilmeyen ideolojik sebepler ve rejimin niteliğine ve iç dengelerine özgü durum, tüm bu bahsettiğim karmaşık denklemi ortalama Türkiye vatandaşı için bir tür “milli gurur meselesine” indirgiyor. Bu da baştaki karar alıcıların işini oldukça kolaylaştırıyor. Dahası, rejimin yöneticileri bu “milli mesele” üzerinden, dış politikadaki yönelim konusundaki yaklaşım tekellerini muhaliflere de kabul ettiriyor. Kaldı ki, ulusalcı/milliyetçi (yani nasyonalist) muhalefet, “bağımsız dış politika” zokasını istekle yutarken, tek taraflı ve ölçüsüz, tehlikelerle dolu bir Rusya bağımlılığına hiç itiraz etmiyor.

Konunun bu yazıda değinemediğim ekonomik boyutları ve ideolojik/iç politika dinamiklerini de başka yazılarda ele almaya çalışacağım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin