Amazon’un sahibi Bezos şantajcısını ifşa etti

DÜNYADA NELER OLUYOR? | YAVUZ ALTUN

Dünyanın en büyük şirketlerinden Amazon’un sahibi Jeff Bezos, Amerika’nın muhafazakâr gazetelerinden National Enquirer’in tepe yöneticisi David Pecker’ın kendisine “reddedemeyeceği bir teklif” yaptığını duyurdu. Bezos’a gönderilen e-postalarda, bir takım uygunsuz fotoğraflarını ve mesajlarını ele geçirdiklerini, taleplerini yerine getirmedikleri takdirde bunları yayınlayacaklarını yazmışlardı.

Peki, neydi o talepler? Bezos’un sahibi olduğu Washington Post da dâhil bir süredir gazeteler, Pecker’ın gazetesini politik amaçlarla kullandığına dair haberler yayınlıyordu. Cemal Kaşıkçı’nın Suudi konsolosluğunda öldürülmesinden sonra gazete açıktan Suudi yönetiminin yanında durmuş, ayrıca Trump yönetimiyle de bir hayli içli dışlı olmuştu. Haberler, gazetenin bu bağlantılarını gizlemeye çalıştığını ortaya koyuyordu.

Pecker’ın talebi, Washington Post’un bu yayınlardan vazgeçmesiydi. Eğer vazgeçmezse, ellerindeki uygunsuz materyali kullanacaklardı. İlk kez başına böyle bir şey geldiğini söyleyen Bezos, Pecker’ın avukatıyla arasında gidip gelen e-postaları yayınladı. Üstelik e-postanın içeriğinde Bezos’un uygunsuz fotoğraflarının açık tarifi de vardı. Yani Amazon’un sahibi, kendini utandırma pahasına bu riski göze almış ve “tam şeffaflık” uygulamış oldu.

“Eğer benim konumumda biri bu tehdide karşı duramazsa, kaç kişi buna direnebilir ki?” diyen Bezos, gazetesinin gücünü kullanmak yerine Medium isimli sosyal platformda dile getirdi görüşlerini.

Amazon son yıllarda gittikçe artan bir baskıyla karşı karşıya. Çalışanlarının aktardığına göre şirket yönetimi, gayriinsanî şartlar dayatıyor. 140’a irili ufaklı şirketten oluşan Amazon İmparatorluğu, tam anlamıyla bir tekele dönüşebilir.

Bu arada çalışanlarının maaşlarını olabildiğince düşük tutuyor. Hatta, bu sebeple sendikalı işçi de istemiyor.

Bütün bunlara ek olarak Bezos, son günlerde eşinden boşanma arifesinde. Zaten National Enquirer’ın “ele geçirdiği” fotoğraflarla ilgili haberler daha önce de basında yer aldı ve boşanma gerekçesi olarak görülüyor.

Ancak Bezos, sadece kapitalist bir iş adamı değil, “sorumlu bir milyarder” imajı da çizen biri. Washington Post’u satın aldığında, Amerika’nın en köklü gazetelerinden birinin yaşamasının gerekliliğinden bahsetmişti. Gazete, şimdilerde Trump yönetimine karşı sıkı muhalefetiyle biliniyor. İlgili yazısında Bezos, Post’un sahibi olmanın hayatını zorlaştırdığından da dem vuruyor. Ancak gazetenin hayati misyonunu desteklemenin 90 yaşına geldiğinde muhasebesini yaparken ona gurur verecek şeylerden biri olduğunu da ekliyor.

Eğer hâlâ anlamayan varsa, 21. yüzyılın “tam şeffaflık çağı” olduğunu Bezos’un bu hamlesi de ortaya koyuyor. “Konuşursam yer yerinden oynar,” “Birileri bizi tehdit ediyor ama açıklamayız,” türü yıpranmış mafya lakırdıları artık bir iletişim stratejisi olmanın çok uzağında. (Türkiye’de hâlâ geçerli olabilir.)


ABD’de “yoldaş” Cortez rüzgârı

Şu sıralar Amerikan siyasetinin en çok konuşulan ismi Alexandria Ocasio-Cortez. Henüz 29 yaşında. Anne babası Porto Riko göçmeni. New York’un Bronx semtinde doğma büyüme. Boston Üniversitesi’nde mimarlık eğitimini 2011’de tamamlamış.

2018’deki ara seçimlerde New York 14. Bölge’den Temsilciler Meclisi için adaylığını koyduğunda hâlen bir restoranda garsonluk yapıyordu. 2004’ten bu yana Demokrat Parti’nin kıdemlilerinden Joe Crowley’in kazandığı bölgede, ilk olarak parti içi çekişmede onu alt etmeyi başaracaktı. Şöyle düşünün, Cortez kampanya için 194 bin dolar harcadı sadece. Crowley’in zengin destekçileriyse ona 3.4 milyon dolar bağışlamıştı.

Asıl seçimlerde Cumhuriyetçi rakibi düşük profilli biriydi ve rahat kazandı.

Cortez, 2016’daki Başkanlık Seçimleri’nde “sosyalist” aday adayı Bernie Sanders’ın Demokrat Parti’nin genç tabanında heyecan uyandırmasının bir ürünü denebilir. Amerikan siyasetinde “progressive” (ilerici) denilen bir akımı temsil ediyor. Eşitlikçilik, sosyal devlet ve çok kültürlülüğü savunuyor.

Demokrat Parti’nin uzun süredir Wall Street’li milyarderlerin partisi gibi algılanmasının yanında, Cortez ve Sanders gibi “sosyalist” figürlerin ön plana çıkmaya başlaması, biraz Trump’a kaybetmenin etkisi. Ancak tabanda heyecan uyandırdığı da bir gerçek. Öyle ki 2018 ara seçimlerinde ilk kez Müslüman kadın siyasetçiler, Rashida Tlaib ve Ilhan Omar, Temsilciler Meclisi’ne girdi.

Cortez, genç ve dinamik bir politikacı. Sosyal medyayı çok iyi kullanıyor. Geleneksel medyayı da peşinden sürüklemeye başladı. Zenginlerin yüzde 80 vergi vermesi gerektiğini açıklaması, bir hayli tartışıldı. Küresel ısınmanın önlenmesi konusunda radikal fikirleri var. Dahası, iyi bir hatip. Konuşmaları parçalar hâlinde sosyal medyada paylaşma rekorları kırıyor. “Sol popülist” olmakla eleştiriliyor bazen. Radikal vaatlerin kitleleri coşturduğunu bir gerçek, fakat gerçekten sorunları çözüp çözmeyeceği belirsiz.

2020 Başkanlık Seçimleri’ne giderken, her ne kadar dünyanın geri kalanındaki anti-Amerikancı sosyalistler eleştirse de, Demokrat Parti’den “sosyalizm” rüzgârları esmesi bekleniyor. Ancak Anglo-Sakson siyasette sosyalizmin pek parlak bir kariyerinin olmadığını da not etmek gerekir.


Sarı Yelekliler iktidara yürüyebilir mi?

Tam on üç haftadır Fransa’da sokağa çıkan sarı yelekliler hareketi Avrupa çapında bir siyasî etkiye sahip olabilir mi? Bu soru, geçen hafta İtalya’nın Başbakan Yardımcısı ve popülist Beş Yıldız Hareketi lideri Luigi Di Maggio’nun sarı yelekliler hareketinden bir grupla görüşmesinden sonra sorulmaya başladı.

Fransa’nın bu duruma tepkisi sert oldu. İtalya’daki büyükelçisini çekme kararı alan Paris hükümeti, bu görüşmenin İkinci Dünya Savaşı’ndan ardından iki ülkenin Avrupa Birliği’nin temellerini atma görüşmelerine başlamasından bu yana görülmemiş bir durum olduğunu ifade etti.

Di Maggio’nun partisi Beş Yıldız Hareketi de, bir sokak örgütlenmesine dayanıyor. Eski Başbakan Silvio Berlusconi’nin şahsında bütün siyasetteki yozlaşmayı hedef alan protestolarla yola çıkan hareket, şimdilerde hükümet ortağı. Roma şehrinin belediye başkanı da yine Beş Yıldız Hareketi’nden.

Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki aşırı sağ, popülist ya da “düzen karşıtı” (anti-establishment) politik hareketlerin şimdiki hedefi ise Brüksel’in havasını değiştirmek. Mayıs ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde olabildiğinde AB karşıtı adayın kazanmasını hedefliyorlar. Nitekim Di Maggio, sarı yelekliler hareketiyle görüşmesinde öncelikli gündemin bu olduğunu belirtti.

Fransa’da ise durum biraz karışık. Macron’un uzlaşmadan yana tavrı, sarı yeleklilerin ilk haftalardaki heyecanını biraz kırmış durumda. Polisin ilk günlerdeki şiddetli müdahalesi de, katılımların artmasını sağlamıştı. Sayıları azalsa da, her Cumartesi sokakta olmayı başarıyorlar. Di Maggio, kendi örneğinden yola çıkarak sarı yeleklilere bir partiye dönüşme tavsiyesinde bulunsa da, hareketin belirgin bir liderinin olmaması, işleri biraz zorlaştırıyor.

Yine de önümüzdeki yıllarda sokak hareketlerini ve siyasete etkilerini daha çok konuşacağız.


Radikalleşmeyle mücadelenin Çincesi: “Yeniden eğitim” kampları

Türkiye dün Çin’in Xinjiang bölgesinde kurulan ve bir milyonun üzerinde Uygur’un yerleştirildiği “yeniden eğitim” kamplarını kınadı ve buraların kapatılmasını talep etti.

Oysa Çin hükümeti, burada çok önemli bir görevin ifa edildiğini düşünüyor: Bir toplumu radikal düşüncelerden arındırmak. Bir nevi, “terörle mücadele”.

Bu sebeple Çinli yetkililer, bu yılın başında bir grup diplomat ve yabancı gazetecinin belirlenmiş kamplara girip içeriden haber yapmasına müsaade etti.

Bu “kontrollü” haberlere göre, burada temel hukuk bilgisi, radikal fikirlerin kötülükleri ve Çince öğretiliyor. Çin hükümeti, Uygurların yeterince “Çinli” olmamasından şikayetçi. Özellikle mevcut Devlet Başkanı Xi Jinping, “tek devlet, tek millet” yanlısı bir lider.

Ancak kampların çıkış noktası, 2010’ların başında yaşanan bir takım silahlı saldırılar. Uygurların radikalleşmesinden ve içinden terör örgütleri çıkmasından endişe eden Çinli yöneticiler, bu yeniden eğitim kamplarını icat ediyor.

Bu kampta kalmak için bir suçtan dolayı gözaltına alınmak ya da tutuklanmak gerekmiyor. Yerel polis, eğer sizin radikalleşme eğilimleri gösterdiğinizi düşünüyorsa, bu kamplardan birine yönlendirebiliyor.

Çin’in bir diğer çekincesi Suriye’deki iç savaşa giden çok sayıda Uygur kökenli militanın olması. Görünene göre, Çinli yetkililer İslam’ın da radikalleşmede ciddi bir kaynak olduğunu düşünüyor ve dinî hayata da müdahalelerde bulunuyor.

Kampın içine giren Reuters, bir sınıfta öğretmenin düğünlerde dans etmemeyi veya bir cenazede ağlamamayı radikalleşme eğilimi olarak örnek verdiğini aktarmış. Bir başka sınıfta şarkılar söyleniyormuş. Çinli yetkililerin gözetiminde yapılan röportajlarda ise insanlar, radikalleşmeyle zehirlendiklerini, burada bundan kurtulduklarını anlatıyormuş.

BBC’ye röportaj veren ve şu an Türkiye’de yaşayan Abdusalam Muhanet, bir cenazede Kuran okuduğu için bu kamplardan birine gönderildiğini ve hakkında bir suçlama olmamasına rağmen burada zorla tutulduğunu aktarmış.

Çinli yetkililer 1 milyon Uygur’un burada tutulduğunu yalanlasa da, her yıl yeni ve daha büyük kamplar inşa ediliyor.

Çin bürokrasisinde yer alan Uygurlar ise durumdan memnun. Onlardan biri olan Shohrat Zakir mesela, 21 aydır hiçbir terör eylemi yaşanmadığını, mücadelenin neredeyse sonuna yaklaştığını söylemiş.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin