Allah, bizi insan eyleye*

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Bilgisizlik neden kötüdür, der Platon. Ardından, cevabı kendi verir. Cahil kişi;  güzellikten, iyilikten, akıldan yoksunken; hepsini kendinde toplanmış sanır da ondan.

Cahilliklerini göremeyecek kadar kör olmuşların, zalimlikleri ile övündükleri bir dönemdeyiz. Anadilleri nefret diline dönüşmüşlerle, kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştiren, hayat hakkı tanımayanlar ile aynı topraklarda yaşıyoruz.

Merhametin, sevginin, hoşgörünün, farklılıklara saygı duymanın, herkesi konumunda kabul etmenin, empatinin, komşusu açken tok yatmama prensibinin çoktan yitirildiğine şahit oluyoruz. Üst üste izlediğim görüntüler ise, bu coğrafya, insanlığını da kaybetmiş, dedirtiyor insana. Esas üzücü olansa, kaybettiğinin bile farkında olmadan yaşayan insanların çokluğu. Kaybettiğini bulması için araması gerekir insanın oysa. Kaybettiğini bilmeyince aramak gibi bir ihtiyaç da olmuyor zira.

***

Aksaray’da 23 yaşındaki bir kadın sürücü, bir kadın yayaya çarpıyor. Ağır yaralanıyor Ayşe Hanım. Khk ile işinden, emeklerinden edilen on binlerce insandan sadece biri. 5 çocuğu olan bir anne. Önce 13 ay tutuklu eşinin yolunu gözleyip kol kanat geriyor yavrularına. Tam kavuştuk derken, bir kaza ve Ayşe Hanım maalesef şu an yoğun bakımda. İkisi yurt dışına çıkmış olan evlatlarını dünya gözüyle bir daha görür mü bilinmez ama, 3 çocuğu ve eşi doktorlardan gelecek bir iyi habere muhtaç durumda.

Olay vahim ve üzücü elbet ama en çok canımı yakan kısmı, genç sürücünün videoya yansıyan görüntülerindeki hali ve tavırları. Sürücü kadın ön tarafı ve sol ön camı hasar almış arabasına bakarak ağlıyor. Kazanın şokundan ve sebebiyet verdiği hayati tehlikeden dolayı ağladığını düşünecekken; “Baba, görmüyor musun ya, arabamı ne hale getirdi?” diyor gayet aklı başında bir sesle. Bir arabanın, bir anneden, bir kadından, dahası bir insan hayatından daha önemliymiş gibi konuşması, fakat ‘Çarptığım kadına ne oldu?’ diye bir türlü sormaması…

Anlıyorum ki, yoğun bakımda hayati tehlikesi süren sadece Ayşe hanım değil, yazık ki insanlığımız da can çekişiyor..

***

Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır. Bir insan, başkasının acısını duyabiliyorsa ‘insan’dır, diyor Tolstoy.

Kitap okumanın değil, hazır kitap özetlerinin rağbet gördüğü bir ülkede; Tolstoy’un, Dostoyevski’nin anlaşılmasını beklemek beyhude bir beklenti. Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sını kahve yanı foto çekme objesi olarak görenlerden;  haksızlıklar için bir çift söz etmesini istemek boş bir niyet olabilir. Ama biz tarihe not düşmeye, gerçeklerin er ya da geç açığa çıkmasına az da olsa katkıda bulunmaya devam edelim. Kemal Sayar’ın da dediği gibi:

“Gözümüzün önünde pervasızca işlenen ve bizim müdahale edemediğimiz her suç bizim de insanlığımızı eksiltir. Utanılacak yerde utanmayanın suçu, kınaması gerektiği halde kınamayanı da ortak alır. Kötünün kudreti,  iyinin sessizliğindendir.”

Sosyal mecralarda üç milyonun üzerinde  izlenme alan bir videoda, AKP Grup Başkan Vekili Muhammed Emin Akbaşoğulları’nın katıldığı bir etkinlikte söylediği sözler, aklın sınırlarını zorlayan cinstendi.

Akbaşoğulları, yaptığı çay simit hesabına göre 5 kişilik bir ailenin, 1 ay boyunca, her gün her öğünde çay ve simit ile beslenmesi halinde; 2020 lira olan asgari ücret gelirinden 1020 lirasının cebinde kalacağını ifade ediyor. Bu haliyle 17 yıllık iktidarlık dönemleri boyunca kendilerini o makama getiren seçmenleri başta olmak üzere, tüm ülke vatandaşlarına yönelik bakış açılarını ortaya koyuyor. Bu sözlerin, evrilip çevrilecek bir tarafı yok. İnsana verdikleri, daha doğrusu vermedikleri değer ortada. Çok övündükleri ecdatlarının yaralanan kuşlar için Gurabahane-i Laklakan’ı açtıklarını bilemeyecek düzeydeki  insanlardan, halkın oyları ile halka hizmet için getirildikleri mevkilerde şatafattan lüksten, kendi deyimleri ile ‘itibardan tasarruf’ etmelerini beklemek safdillik olsa gerektir.

Yine de insan haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmak istemiyorum. Söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil benim de Fuzuli üstadım gibi.

Bu sebeple üç beş günlük dünya hayatının debdebesini, ebedi bir ahiret hayatına değişmeyeceğim. Bildiğim doğruları anlatmaya, masumların hakkını savunmaya, dili dini rengi ne olursa olsun insanlık ortak paydasında buluştuğum herkesin hakkını gözetmeye devam edeceğim.

Çünkü benim inancım ve benim peygamberim “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin” buyurur.

***

Bir resim karesi var. O resimde Diyarbakır’da küçük çocukları olan bir annenin evinin içler acısı hali… Ev denilemeyecek denli kötü şartlardaki aileye yardım çığlığını görmezden gelemedim. Beton zemin, beton duvarlar… Tavanı çökmüş bir evde yaşam mücadelesi veriyor insanlar. Hemen akabinde izlediğim görüntülerde ise, Diyarbakır Belediyesi’ne atanan kayyumların, ultra lüks makam odaları. Halkı kabul etmeleri gereken misafir odalarını bile 5 yıldızlı otellere taş çıkarırcasına dayayıp döşemeleri ve tahtlı padişahlı dizileri aratmayan banyoları…

Varaklı aynaları, deri koltukları… Dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaları…

Bir parça ekmeğini paylaşmanın lezzetini hiçbir zaman bilemeyecek olan, merhamet fukaraları.

Modern zamanın tahtsız,  taçsız ve aslında bahtsız padişahları.

Rüzgarın hep kendi yönlerine kendi istedikleri biçimde eseceğine inanan kimselere inat; biz varlığın da yokluk kadar imtihan olduğunu bilenlerdeniz.

Paylaşılan her şeyin ebedileştiğine, bu dünyadan yanımıza götürebileceğimiz hiç ama hiçbir şeyin olmayacağına iman etmişiz.

Bu sebeple deriz:

Gamına gamlanıp olma mesrur,

Demine demlenip olma mağrur

Ne gam baki ne dem baki Ya Hu!

Yavuz Sultan Selim

 

*Alvarlı Efe Hz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin