Abdülhamit’e bütüncül bak(ama)mak

Yorum | Dr. Yüksel Nizamoğlu

M.Akif ve Bediüzzaman’ın Abdülhamit’e yönelik eleştirilerini ele aldığımız yazılardan sonra bu hafta Abdülhamit ve devri üzerine genel bir değerlendirme yaparak bu konuya son vereceğiz.

Abdülhamit Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vurmuş bir padişahtır. O Fatih, Yavuz ve Kanuni’den çok farklı şartlarda tahta çıkmış ve içeride çok büyük zorluklar yaşayan, dışarıda da değişen dünya dengeleri ve bloklaşmalar nedeniyle yeni stratejiler geliştirmeye çalışan bir devleti yönetmiştir.

Bunu yaparken de dış politikada Osmanlı Devleti’ne “diğer devletleri karşısına almayacak şekilde”  Almanya’ya yaslanarak alan açmaya çalışan, kriz durumlarında problemleri çözmek yerine “zamanın akışına bırakan”, Tanzimat döneminden farklı olarak “İslamcılık” politikasıyla içeride ve dışarıda Müslümanlığı bir “politika unsuru” olarak kullanan stratejiler izlemiştir.

İçeride ise parlamentoyu kapattıktan sonra zaman içinde daha da otoriterleşen, muhalefete hayat hakkı tanımayan, ülkeyi “yüksek duvarlarla çevrili ve bir danışmanlar ordusuyla binlerce kişinin istihdam edildiği Yıldız Sarayı’ndan yöneten”  bir yönetim uygulamıştır. Bu yönetim, “Padişahın gözü kulağı olan Hafiye Teşkilatı’na” ve elbette “herkesin, özellikle de devlet adamları ve memurların” birbirlerinin muhbiri olarak kaleme aldıkları jurnallere dayanmıştır.

BİR HATIRA DEFTERİ VAR MI?

Abdülhamit önce İttihatçı yayınlarda, 1980’lere kadar da Cumhuriyet devri eserlerinde “irticayı” temsil etmiş, kendisini aşağılamak için yazılar kaleme alınmış ve “Kızıl Sultan” olarak yansıtılmıştır.

“Objektiflikten uzak” bu yaklaşımlara bir antitez olarak “İslamcı” kesim Abdülhamit’i “Ulu Hakan” olarak yansıtmış ve bunu pekiştirecek yayınlar yapmıştır.

Abdülhamit’i “36 Türk hükümdarı arasında belki en büyüğü” olarak gören merhum Necip Fazıl’ın ilk olarak 1965’de yayınlanan meşhur kitabının girişindeki şu ifadeler bunu doğrulamaktadır: Güttüğüm cemiyet dâvasında tarihî şahsiyetlerden biri dâvama tam uygun, öbürü tam aykırı; biri başlıca dost, öbürü baş düşman, iki kutup seçmek ve bildirdiğim ölçülerle bunların (portre)lerini çizmek, öteden beri dileğim, hatta borcumdu…”.

Necip Fazıl eserini bu duygularla kaleme almış ve birçok İslamcı yazar da “sahte kahramanlar olarak gördükleri” diğer kişilere karşı Abdülhamit’i yüceltme adına gerçeklerden uzak yaklaşımlarla onu “kült” haline getirmişlerdir.

Necip Fazıl’ın şu sözleri de herhalde kendisinden sonraki yazarlara cesaret vermiş olmalıdır. : “… bu eserde, bibliyografya, endeks, fotokopi, vesika adresi gibi gerçekliği nispetinde sahteliği mümkün, ilim üniforması nişanlarından eser aramak yersiz… Anlatılanların hepsi riyazî gerçekler halinde sabit ve apaçık meydandadır ve böyle bir fikir işinde benim dâvanın ırgatlık tarafına ait zahmetlerden bağışlanmamı istemek hakkımdır …”.

Abdülhamit’i ele alan birçok çalışmada kaynak olarak hatıratının gösterilmesi de ayrı bir problemdir. Hâlbuki şu an piyasada defalarca baskısı yapılan ve her baskıda “hacmi artan” hatıra defterinin “İttihatçılara kızgınlığından dolayı” Süleyman Nazif tarafından yazıldığı Ali Birinci’nin çalışmasında ortaya konulmuştur.

İktidarı kaybettikten sonra dokuz yıl daha yaşayan Abdülhamit’in kendisi hakkındaki suçlamalara cevap niteliğinde bir hatıratının olmaması büyük bir eksikliktir. Bunun yanında Abdülhamit’in Selanik’te Alatini Köşkü’nde ve İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda yanında bulunan “İttihatçı” Dr. Atıf Bey’in kaleme aldığı “günlük” bir nebze de olsa bir boşluğu doldurmaktadır.

TOPRAK KAYIPLARI

Abdülhamit devrine dair sürekli kullanılan “klişe” bir ifade de otuz üç yıl boyunca “bir karış bile toprak kaybedilmediği” iddiasıdır. Lise ders kitaplarında bile Abdülhamit devri toprak kayıpları ayrıntılı bir şekilde anlatılırken böyle bir söylemin nasıl kabul gördüğünü anlamak gerçekten zordur.

Abdülhamit 1876’da hükümdar oldu ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı orduları hem Rumeli hem de Kafkaslarda büyük bir mağlubiyete uğradılar. Bunun sonucunda da Rus orduları doğuda Erzurum’a, batıda da Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar geldiler.

Bu mağlubiyet sonrasında önce Ayastefanos sonra da Berlin Antlaşması yapıldı. Böylece Sırbistan, Karadağ ve Romanya Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlıklarını elde ettiler. Bulgaristan görünüşte Osmanlı Devleti’ne bağlı “özerk” bir prenslik oldu. Doğuda Kars, Ardahan, Batum Ruslara verildi. Ayrıca Teselya Yunanistan’a bırakıldığı gibi Bosna-Hersek de “geçici olarak” Avusturya-Macaristan idaresine verildi. Hatta savaşılmadığı halde Kotur kasabası İran’a terk edildi.

Abdülhamit devri kayıpları bundan sonra da devam edecek, Kıbrıs Berlin Kongresi için aracılık yapan İngiltere’ye verilecek, bunu 1881’de Fransızların Tunus’u işgali izleyecektir.

Süveyş Kanalı’nın 1881’de açılmasıyla önemi iyice artan Mısır da 1882’de İngilizler tarafından işgal edilecektir. Ancak ekonomik sıkıntılarla boğuşan, ordu ve donanması yeterli olmayan Osmanlı Devleti bu işgaller karşısında çaresiz kalacak ve Tahsin Paşa’nın ifadesiyle “idare-i maslahatçı” Padişah, kaybedilen yerlerin göstermelik olarak Osmanlı Devleti’ne bağlılığı gibi bir yolu seçecektir.

Kayıplar, 1887’de Doğu Rumeli’nin Bulgaristan’la birleşmesiyle devam edecek, hatta 1897’de Yunanlılara karşı Dömeke’de kazanılan zafer bile bir siyasi başarıya dönüşmeyecektir.

Abdülhamit’in iktidarı İttihatçılarla paylaştığı son yılında ise Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiş, Yunanistan Girit’i, Avusturya-Macaristan da Bosna-Hersek’i topraklarına katmıştır.

ABDÜLHAMİT’İN KİŞİLİĞİ

Abdülhamit devrinin “otoriter” bir rejime dönüşmesinde padişahın kişiliğinin ve yaşadığı olayların büyük bir etkisi vardır. On bir yaşında annesini kaybeden Abdülhamit, tahta çıkma ihtimali düşük olduğundan sarayda fazla ilgi görmemiştir. Annesiz büyümesine karşılık babası Abdülmecit’in de kendisine soğuk davranması nedeniyle “sevgiden mahrum ve yalnız” bir şekilde yetişmiştir. Abdülhamit’in zeki olmasına rağmen duygularını açığa vurmayan kişiliğinden dolayı Saray halkının da kendisinden hoşlanmadığı anlaşılmaktadır.

Abdülhamit’in Batı kültürünü yakından tanıması, amcası Abdülaziz’in Avrupa seyahatine iştirakiyle gerçekleşmiş, bu seyahatte Londra, Paris, Viyana ve Berlin’i görme imkânı elde etmiştir. Yetişme tarzı ve Batıyı tanımasının Abdülhamit’in İslamcı politikalarına rağmen “modernist” bir kişiliğe sahip olmasında etkisi olduğu bir gerçektir.

Abdülhamit’in genellikle “vehimli” bir kişiliğe sahip olduğu ifade edilmektedir. Bunda çocukluk döneminin ve amcası Abdülaziz’in bir darbe ile tahttan uzaklaştırılması ve sonrasında şüpheli ölümünün büyük payı vardır.

Abdülhamit de iktidarı boyunca Çırağan baskını ile başlayan ve Ermenilerin Yıldız Camii’ndeki suikast teşebbüsleriyle zirveye ulaşan suikastlara ve suikast teşebbüslerine maruz kalmıştır. Ayrıca çağdaşı birçok Avrupa hükümdarının suikastlarla hayatlarını kaybetmesi de vehmini artırmıştır.

Padişahın bu vehimli kişiliği kendisinin saraya kapanmasına, önceki üç Padişahın tersine İstanbul dışına çıkmamasına ve jurnalciliği teşvik etmesine neden olmuştur.

EĞİTİM ALANINDA ATILAN ADIMLAR

Abdülhamit’in Osmanlı ülkesine en büyük katkısının olduğu alan kuşkusuz eğitimdir. Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyecek hale geldikten sonra birçok vergi kalemini alacaklı devletlerin yönetimindeki Düyun-u Umumiye’ye bırakmasına rağmen ülkenin hemen her yerinde önemli bir okullaşma gerçekleştiği görülmektedir.

Abdülhamit, “cahillikten yana değildir” ve eğitimi bir “aydınlanma vasıtası” olarak görmektedir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki nitelikli insan gücü ve Cumhuriyeti kuran kadro, Abdülhamit devri eğitim kurumlarından yetişmiştir. Burada ilginç olan Abdülhamit’in “medreseleri ıslah etmek” yerine modern okulları yaygınlaştırmaya çalışmasıdır.

Abdülhamit sultani, idadi ve rüşdiyeleri yaygınlaştırırken mesleki eğitime de önem vermiştir. Bugünkü üniversitelerin temeli olan Darülfünun da 1900’de açılmıştır.

Abdülhamit’in eğitim alanındaki faaliyetlerinin yansıması çok net görülmektedir. 1873 yılı istatistiklerine göre Osmanlı ülkesinde erkek rüştiye mektebi sayısı 294 ve öğrenci sayısı da 14.688 olup İstanbul’daki 8 kız mektebinde de 1.614 öğrenci okumaktaydı. 4’ü İstanbul’da olmak üzere 5 idadide de 300 öğrenci öğrenim görmekteydi. Aynı yıl ilkokul düzeyinde okullaşma oranı yüzde 1 olarak hesaplanmıştı.

Abdülhamit’in iktidarının son yıllarında ise şu rakamlar karşımıza çıkmaktadır. 1907-1908’de İstanbul’da Müslümanların devam ettiği iptidai mekteplerin sayısı 274, toplam öğrenci sayısı 17.514; taşrada ise 5.145 mektepte 206.520 öğrenci oldu. Aynı yıl İstanbul’da 34 rüştiyede 6.514 öğrenci, taşradaki 160 rüştiyede 7.539 öğrenci okuyordu.

İstanbul’daki idadi sayısı 11, öğrenci sayısı da 4.950 idi. Taşrada idadilerin sayısı 70’e çıkmış ve öğrenci sayısı 9.562’ye ulaşmış, yatılı okullar yaygınlaşmış, kız öğrenciler için de yatılı okuma imkânı sağlanmıştı.

Abdülhamit’in önemli bir başarısı da demiryollarının geliştirilmesi olmuş, “yabancılara imtiyazlar verilme” yoluyla da olsa Osmanlı ülkesini Rumeli’den Şam’a ve devamında da Medine’ye kadar bağlayacak hatlar faaliyete geçmiştir. Ayrıca ekonominin kötülüğüne rağmen ülkenin hemen her yerinde yollar, köprüler, hükümet binaları gibi birçok yatırımın yapıldığı da bir gerçektir.

KEMALİZMİN YERİNE HAMİDİZM

Bütün bunlar ışığında Abdülhamit’in bağlamından koparılarak “abartılarla takdim edilmesi” yerine döneminin şartları dikkate alınarak bütüncül bir şekilde değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Bunun için de yönetim, iç politika, dış politika, ekonomi, eğitim ve ekonomi alanlarının olumlu ve olumsuz yönlerinin ortaya konulması gerekmektedir.

Bunun yerine Abdülhamit’in bir “olağanüstü bir Padişah” olarak gösterilerek o dönemin bir “altın çağ” gibi yansıtılmasının gerçekleri tahrif etme dışında kimseye faydası yoktur. Özellikle Cumhuriyet devrinin “Kemalizm” ideolojisi yerine yeni bir “izm” olarak “Hamidizm” ideolojisinin dayatılmasının yanlışlığı çok açıktır.

Ne yazık ki bugün bazı kesimlerin geldiği nokta budur ve bunun devamında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” gibi bir de “Abdülhamit’i Koruma Kanunu” gündeme gelirse kimse şaşırmayacaktır.

Seçilmiş Kaynakça: G. Çetinsaya, “Abdülhamit’i Anlamak”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek,  Metis, İstanbul, 1998;  A. Birinci, “Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri Meselesi”, Divan, S. 19; N. F. Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdülhamit Han, İstanbul, 2003; S. Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji, İstanbul, 2014; S. Yazıcı, “Sultan II. Abdülhamit Örneğinde Tarihsel Algılamanın Değişimi”, History Studies, Volume 6 Issue 5, 2014.

1 YORUM

  1. Harika bir degerlendirme. Sunu unutmamak gerekir ki hizmet gönüllüleri Abdulhamid efanesi hayranliginda hem de daha bilincli olarak en önde gelmektedir. Bu da sadece bazi yerlerde aktarilan anekdotlara bagli kalmaktan kaynaklanmaktadir. Bugün Tek adam rejimine karşı ateşli demokrasi konuşmaları yapan hareket mensuplarının çoğu, Abdulhamid in buram buram tek adam kokan uygulamalarını menkıbe gibi anlatıyordu. Başta kendim olmak üzere. Hatta o dönemde onunla beraber hareket etmeyenler çok kutsal bir zamanda cepheyi terk edenler olarak damgalanıyordu. Bediüzzaman ve m.akif in neden Abdülhamid e ulaşamadıkları, neden böylesi zatlardan onun istifade edemediği de yine onun lehine tevil ediliyordu. Bu nesnel ( batırmayan-yüceltmeyen) makale için teşekkürler.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin